CHATGPT YA DA MAKİNELERİN ESKATOLOJİSİ


Yuk Hui*
ChatGPT, Kasım 2022’ de piyasaya sürüldüğünden beri heyecan ve korku uyandırıyor.[1] Farklı dillerin içeriklerine olmasa da semantik ve sentakslarına yönelik bariz hâkimiyeti, sıradan bir sohbet botu (chatbot) bekleyen kullanıcıları şaşırtıyor. Bazı üniversiteler, çoğu öğrenciden daha iyi performans gösterdiği için öğrencilerin ChatGPT’yi kompozisyon yazmak için kullanmalarını derhâl yasakladı. Gazetelerdeki köşe yazıları eğitimin sonunun geldiğini ilan etti; bunun tek nedeni öğrencilerin ChatGPT’yi ödev yapmak için kullanabilmesi değil, aynı zamanda ChatGPT’nin birçok öğretmenden daha fazla bilgi sağlayabilmesi. Yapay zekâ, klasik felsefeye göre insan doğasını tanımlayan bir başka alanı, logos’u fethetmiş gibi görünüyor. Varoluşsal alanın bu şekilde daha da kaybedilmesiyle panik artıyor. İklimin çöküşü ve robot isyanı ahir zamanları çağrıştırırken insanlık tarihinin kıyamet tasavvuru yoğunlaşıyor.
Ahir zaman modernler için hiç de yabancı değildi. Nitekim Karl Löwith 1949 tarihli kitabı Tarihte Anlam’da, Hegel’den Burckhardt’a modern tarih felsefesinin, eskatolojinin sekülerleştirilmesi olduğunu göstermiştir.[2] Tarihin telosu, ister İsa Mesih’in ikinci gelişi isterse de basitçe Homo deus’un oluşumu olsun, aşkın olanı içkin kılan şeydir. İncil’e ya da İbrahim’e dayanan bu zaman tasavvuru, genel olarak insan varoluşuna dair pek çok derin düşünce sunarken, bizim geleceğimizi anlama yolunda da engel oluşturmaktadır.
1960’larda Hans Blumenberg, Löwith’in sekülerleşme tezi ile birlikte Carl Schmitt’in “modern devlet teorisinin bütün önemli kavramlarının sekülerleştirilmiş teolojik kavramlar olduğu” iddiasına karşı çıkmıştır. [3] Blumenberg, modern olanın teolojik kavramların sekülerleştirilmesi ya da dönüştürülmesi şeklinde anlaşılmasının modern olanın meşruiyetinin altını boşalttığını; modernliğin belirgin öneminin teolojinin sekülerleştirilmesine indirgenemez olduğunu savunmuştur.[4] Benzer şekilde, yapay zekânın yeniliği ve önemi eskatolojik tahayyül, makinelerin modern stereotipleri ve endüstriyel propaganda aracılığıyla örtbas edilmektedir.
Bu demek değildir ki iklim değişikliğini inkâr etmeli ve yapay zekâya direnmeliyiz. Aksine, iklim değişikliğiyle mücadele, insanlar ile teknoloji arasında üretken bir ilişki geliştirmek gibi en önemli önceliğimiz olmalıdır. Ancak bunu yapmak için yapay zekâ konusunda, salt teknik bir anlayışın ötesinde yeterli bir anlayış geliştirmeliyiz. Trenin, otomobilin ve daha sonra uçağın icadı da hem psikolojik hem de ekonomik olarak büyük bir korkuyu tetikledi, ancak bugün çok az kişi bu makinelerin kontrolümüzden çıkacağından endişe ediyor. Bilakis, arabalar ve uçaklar günlük yaşamın bir parçasıdır ve genellikle heyecan ve özgürlük anlamına gelmektedir. Peki yapay zekâ konusunda neden bu denli bir korku var?
ChatGPT’nin ön safta yer aldığı bu yeni teknoloji dalgasını anlamak için, John Searle’ün 1980 yılında yaptığı ve mantıksal akıl yürütme kisvesi altında bilgi işlem makinelerinin en can sıkıcı stereotipini içinde barındıran ünlü Çince Odası düşünce deneyi ile başlayabiliriz. Bu düşünce deneyinde Searle, kendisini bir odada tek başına hayal etmiş, Çince yazılmış ve kapının altından içeri atılan girdilere karşılık vermek için İngilizce yazılmış bir sembol işleme programına göre talimatları takip etmekle görevli olduğunu düşünmüştür. Searle deneyde Çince anlamıyordu: “Ne Çince yazıp okuyabiliyorum ne de Çince konuşabiliyorum ve … Çince yazıyı, örneğin Japonca yazıdan ya da anlamsız karalamalardan ‘bu Çincedir’ diyerek ayırt edebileceğimden bile emin değilim.”[5] Bununla birlikte Searle, doğru talimatlar ve kurallar dizisiyle, odanın dışındaki kişinin Çince anladığına inanmasına yol açacak şekilde yanıt verebileceğini savunmaktadır. Basitçe ifade etmek gerekirse, Searle bir makinenin Çince talimatları takip edebiliyor olmasının, makinenin Çince anladığı anlamına gelmediğini, bunun güçlü yapay zekânın (zayıf yapay zekânın aksine) ayırt edici özelliği olduğunu ileri sürmektedir. Burada, Searle’ün güçlü YZ ile zayıf YZ’yi ayırt etmek için kullandığı prosedürü biraz daha detaylandırmamız gerekiyor. Anlamak, her şeyden önce semantiği anlamak demektir. Sentaks sabit kodlu olabilirken, semantik mana durum ve koşullara göre değişir. Searle’ün Çince Odası, “Sindiren Ördek” ya da “Mekanik Türk” gibi hâlâ on sekizinci yüzyıl makinesi gibi çalışan bir bilgisayar için geçerlidir. Ancak, bugün karşı karşıya olduğumuz makine türü bu değildir. Noam Chomsky, Ian Roberts ve Jeffrey Watumull, ChatGPT’nin “örüntü eşleştirme için hantal bir istatistiksel motor”[6] olduğunu iddia ederken haklıydılar. Ancak, örüntüler bilginin birincil özelliği olmakla birlikte, ChatGPT’nin örüntü eşleştirmeden daha fazlasını yaptığını kabul etmeliyiz.
Böyle bir sentaktik eleştiri, doğrusal nedenselliği -bir nedenin ardından bir sonuç geldiğini- varsayan mekanistik bir epistemolojiye dayanır. Nihai nedene -ilk hareket ettirici, ilk nedenin varsayımı ve bütün doğrusal akıl yürütmelerin nihai kaderi- ulaşmak için bu neden-sonuç süreci tersine çevrilebilir. Doğrusal nedensellik ve mekanist felsefenin aksine, on sekizinci yüzyıl organizmaya dayalı felsefi düşüncenin yükselişine sahne olmuş, Immanuel Kant’ın Yargı Yetisinin Eleştirisi bu yükselişe en önemli katkılardan birini yapmıştır. Daha önce de belirttiğim üzere, Kant felsefe yapmanın yeni bir koşulunu, yani felsefenin organik olması gerektiğini vazetti; başka bir deyişle, organik olan, felsefi düşünce için yeni bir başlangıca işaret ediyordu.[7] Bugün, Kant’ın ortaya koyduğu felsefe yapma koşulunun sibernetikle birlikte sona erdiğini kabul etmek önemlidir.[8]
Norbert Wiener tarafından 1943 civarında türetilen bir terim olan sibernetik, kırklı yılların sonu ve ellili yılların başında sibernetik üzerine düzenlenen Macy Konferanslarına katılan bir grup bilim insanı ve mühendis tarafından geliştirilmiştir. Sibernetik bütün disiplinleri birleştirebilen evrensel bir bilim olarak düşünülmüştür; Gilbert Simondon’a göre bu on sekizinci yüzyıl ansiklopedizminin yeni bir uyarlamasıdır.[9] Sibernetik, on yedinci yüzyılın “mekanik makinelerinden” farklı yeni bir “sibernetik makinenin” işleyişini tanımlamak için geri besleme (feedback) kavramını kullanır. Wiener, 1948 tarihli ufuk açıcı kitabında sibernetiğin Newton ve Bergson tarafından temsil edilen mekanizma ve canlılık arasındaki karşıtlığın üstesinden geldiğini, çünkü sibernetik makinelerin kırılgan ve etkisiz -kırılgan çünkü kendi çalışma biçimini nasıl düzenleyeceğini bilmez- doğrusal bir nedensellik yerine doğrusal olmayan yeni bir nedensellik biçimine yani, özyinelemeye (recursivity) dayandığını iddia etmiştir. Mekanik bir saat düşünün: Dişlilerden biri arızalandığında tüm saat durur. Bu tür bir doğrusal mekanizma ile, donanımda radikal bir geliştirme yapılmaksızın akıl yürütme hızında üstel bir artış gerçekleşemez.
Mekanizma ve organizma arasındaki karşıtlık modern felsefenin büyük bir tartışmasını karakterize ederek bu tartışmanın gelişim yönünü belirliyorsa, YZ ve ChatGPT’yi itibarsızlaştıran pek çok ifadenin makinelerin yalnızca mekanik olduğunu ve dolayısıyla semantik manayı anlayamadığını varsaydığı günümüzde de bu tartışma devam etmektedir. Makinelerin semantik mana söz konusu olduğunda insan anlayışının sadece başarısız bir taklidi olduğunu iddia etmek de aynı derecede yanlış olacaktır. Filozof ve bilişsel bilimci Brian Cantwell Smith, bu antropomorfik düşünceyi sert bir şekilde eleştirerek makinelere özgü bir yönelimselliği savunmaktadır. Ona göre, bir makinede insani bir yönelimsellik bulunmasa bile, bu yine de bir yönelimsellik biçimi olarak varlığını sürdürür; bu insan dili bağlamında olmasa bile semantik bir yönelimselliktir.[10] Antropomorfik semantiğin makine semantiğinden bu şekilde ayrılması, makinelerle olan ilişkilerimizi yeniden düşünmek için esastır, ancak sadece bir ilk adım olarak.
Searle’ün argümanı, günümüz makinelerinin gerçekleştirdiği özyinelemeli hesaplama biçimini temelde göz ardı etmektedir. Bilgisayar biliminin sibernetik ile karıştırılmaması gerektiği, zira sibernetiğin çok daha kapsayıcı bir bilim olduğu söylenebilir. Ancak, Gödel’in özyinelemeli fonksiyonu ve bunun Turing Makinesi ve Alonzo Church’ün lambda hesabı (hesaplama tarihinde meşhur bir hikâye) ile eşdeğerliği de düşünülebilir. “Özyineleme” [recursivity] terimi sadece sibernetiğe değil, aynı zamanda post-mekanistik düşünceye de aittir. Sibernetiğin gelişimi sadece bu özyinelemeli düşüncenin sibernetik makinelerde gerçekleşme olasılığını haber vermiştir.
Bugün makinelerde bulunan “zekâ”, hem Gotthard Günther hem de Gilbert Simondon’un isabetli bir şekilde gözlemlediği üzere, reflektif bir işlem biçimidir. Günther’e göre sibernetik, Hegel’in mantığının hayata geçirilmesidir; Simondon’a göre ise Kant, sibernetiği yalnızca Yargı Yetisinin Eleştirisi’nde reflektif yargı üzerine yaptığı incelemede ele almıştır.[11] “Reflektif düşünme” genellikle makinelerle değil insanlarla ilişkilendirilir, çünkü makineler kendilerine verilen talimatlar üzerinde düşünmeden sadece talimatları yerine getirir. Bununla birlikte, 1940’larda sibernetiğin ortaya çıkışından bu yana, bu terim makinelerin geri besleme mekanizmasını da tanımlayabilmektedir. Makinelerde reflektif düşünme -tamamen biçimsel ve dolayısıyla içerikle ilgilenemeyecek kadar yetersiz, refleksiyonun ilk ve temel bir şekli olarak bile olsa- varlığını kabul etmeye hazır olmayan insanlar üzerinde şaşırtıcı bir güce sahiptir. Burada ChatGPT’nin Yann LeCun gibi bilgisayar bilimcileri için nasıl “pek de yenilikçi” ve “devrimsel bir şey” olmadığını anlayabiliriz.[12] Makineler ancak içerikle ilgilenerek teknolojik tekillik (technological singularity) olarak adlandırılan şeye doğru ilerleyebilirler. Şimdiye kadar tekillik, yakın gelecek olarak sunulduğunda yanıltıcı ve aynı zamanda zararlı bir mit olarak kaldı. Tekilliği teolojik bir anlam ya da eskatoloji ile ilişkilendirsek bile, yapay zekânın ya da geleceğinin anlaşılmasına hiçbir katkısı yoktur.
Yapay zekânın gelişimini ve evrimini anlamanın anahtarı doğrusal makineler değil, özyinelemeli makinelerdir. İnsanlar bu yeni makine türüyle nasıl yüzleşecek? Simondon da benzer bir soruyu sorarak gündeme getirmiştir: Teknoloji refleksif hâle geldiğinde felsefenin rolü ne olacak? Brian Cantwell Smith, yapay zekânın yargılama değil, muhakeme kapasitesiyle sınırlı olduğunu ileri sürmüştür, ancak böyle bir ayrımın daha ne kadar geçerli olabileceğini söylemek zordur.[13] Belki de makineler ve insanlar arasında ayrım yapmak için çok fazla entelektüel çaba harcanmıştır.
İnsanlar, at ve inek gibi evcilleştirilmiş hayvanlar enerji sağlayan unsurlar olarak kendilerinin yerini aldığında üzülmemişlerdir. Bunun yerine tekrarlayan ve yorucu işlerden kurtulmayı memnuniyetle karşıladılar. Buharlı makineler hayvanların yerini aldığında da aynı şey oldu; daha da verimliydiler ve daha az insan dikkati gerektiriyorlardı. Simondon, 1958 tarihli Teknik Nesnelerin Varoluş Biçimi Üzerine (Du mode d’existence des objets techniques) adlı kitabında, termodinamik makinelerin yerini enformasyon makinelerinin almasının kritik bir ana, yani insanın üretim merkezinden uzaklaşmasına işaret ettiğini isabetle gözlemlemiştir. Sanayi çağından önceki zanaatkârlar, zanaatkârın bedeninin ve zekâsının basit aletlerinin özerklik eksikliğini telafi ettiği ilişkilendirilmiş bir ortam yaratabiliyorlardı. Bilgi makineleri ya da sibernetik makineler çağında, makinenin kendisi bilginin düzenleyicisi hâline gelmiştir ve insan, kendisini hâlâ makinelerin komutanı ve bilginin düzenleyicisi olarak görse bile, artık merkezde değildir. Bu, insanın makineler hakkındaki kendi basmakalıp inançlarından muzdarip olduğu andır: Kendisini yanlış bir şekilde merkez olarak tanımlar ve bunu yaparken sürekli bir hayal kırıklığı ve panik içinde bir kimlik arayışıyla karşı karşıya kalır.
Makinede yerleşik olan gerçeklik, insanın içinde faaliyet gösterdiği gerçekliğe yabancılaşmıştır. Teknolojik evrimin önüne geçilemez süreci, makinelerin olumsallıkla başa çıkabilmesine imkân tanıyan doğrusal olmayan nedenselliğin devreye girmesiyle yönlendirilmektedir. Öğrenen bir makine, gürültü ve arıza gibi olumsal olayları ayırt edebilen bir makinedir. Düzensiz girdileri gerekli olanlardan ayırt edebilir. Ayrıca olumsal olayları yorumlayarak, öğrenen makine karar verme modelini geliştirir. Ancak burada bile makinenin gelişmeye devam edebilmesi için doğru kararları yanlış olanlardan ayıracak insanlara ihtiyacı vardır. Gelişmekte olan ülkelerde, yeni bir ucuz işgücü türü, yüz tanıma taramaları veya ChatGPT yanıtları gibi sonuçların doğru olup olmadığını makinelere söylemek için insanları istihdam ediyor. Etkileşim içinde olduğumuz makinelerin arkasında görünmeden çalışan işçileri sömüren bu yeni emek biçimi, yetersiz otomasyondan yakınan çok genel kapitalizm eleştirileri tarafından genellikle göz ardı edilmektedir. Bu, günümüzün Marksist teknoloji eleştirisinin zayıflığıdır.
Simondon, Teknik Nesnelerin Varoluş Biçimi Üzerine’de önemli bir soru gündeme getirmiştir: İnsan enformasyonun düzenleyicisi olmaktan çıktığında, nasıl bir rol oynayabilir? İnsan emekten kurtulabilir mi? Hannah Arendt’in Simondon’un kitabıyla aynı yıl yayınlanan İnsanlık Durumu’nda kuşkulandığı üzere, böyle bir özgürleşme yalnızca tüketimciliğe yol açar ve sanatçıyı yaratabilecek “son insan” konumuna getirir.[14] Tüketimcilik burada insan eyleminin sınırı hâline gelir. Arendt makineleri insan gerçekliği bağlamında, Homo faber’in yerini alacak şekilde görürken, Simondon makinelerin teknik gerçekliğiyle başa çıkamamanın ve onu bütünleştirememenin insan ve makine, kültür ve teknik arasında talihsiz bir antagonizmayı besleyeceğini gösterir. Bu karşıtlık sadece korkunun kaynağı değildir. Aynı zamanda endüstriyel propaganda ve tüketimcilik tarafından şekillendirilen çok sorunlu bir teknoloji anlayışına da dayanmaktadır. Bu olumsuzluktan, sevgiyi insanın son çaresi olarak tanımlayan ilkelci bir hümanizm doğmuştur.
Simondon’un bu soruları ortaya atmasının üzerinden altmış yıldan fazla zaman geçti ve bu soru işaretleri hâlâ giderilemedi. Daha da kötüsü, hem teknolojik iyimserlik hem de kültürel kötümserlik sebebiyle gizlenmiş durumdalar; birincisi durmaksızın hızlanmayı teşvik ederken, ikincisi psikoterapi işlevi görüyor. Bu eğilimlerin her ikisi de makinelerin insanları taklit etmesi gerektiğini söyleyen antropomorfik bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. (Simondon sibernetiği bu görüşe sahip olduğu için şiddetle eleştirmiştir, ancak tamamen haklı değildir). Bugün bu taklitçilik görüşünün en ironik ifadesi sanat alanında, bir makinenin bir Bach ya da Picasso’nun işini yapabileceğini kanıtlama girişimlerinde görülmektedir. Bir yandan paniğe kapılan insan sürekli olarak ne tür işlerin makineler tarafından değiştirilmekten kaçınabileceğini sorarken, diğer yandan teknoloji endüstrisi bilinçli olarak insan müdahalesinin yerine makine otomasyonunu geçirmek için çalışıyor. İnsanlar endüstrinin kendi kendini gerçekleştiren değiştirme kehaneti içinde yaşıyor. Gerçekten de endüstri, toplumsal yapı ve toplumsal tahayyülümüz değişmeden kalırken, sanki bir devrim gelmiş gibi şu ya da bu işin sonunu ilan ederek değiştirme söylemini sürekli olarak yeniden üretiyor.
Yerine geçme söylemi ne kapitalist toplumlarda ne de sözde komünist toplumlarda kurtuluş söylemine dönüşmüştür. Adil olmak gerekirse, bazı hızlandırma yanlıları bunun farkına varmış ve Marx’ın tam otomasyon vizyonunu yeniden canlandırmaya çalışmışlardır. Lise fiziği daha popüler olsaydı, daha incelikli bir hızlanma kavramına sahip olurduk, çünkü hızlanma hızdaki bir artış değil, daha ziyade süratteki bir artış anlamına gelir. Hâkim söylem, yapay zekânın protez işlevi gördüğü bir gelecek vizyonu geliştirmek yerine, onu yalnızca insan zekâsına meydan okuyan ve entelektüel emeğin yerini alan bir şey olarak ele alıyor. Günümüz insanı hayal kurmakta başarısız oluyor. Uçma hayali uçağın icadına yol açtıysa, şimdi de makinelere dair kabuslarımız yoğunlaşıyor. Nihayetinde, hem tekno-iyimserlik (transhümanizm biçiminde) hem de kültürel kötümserlik kıyamet gibi bir son öngörüsünde buluşuyor.
İnsan yaratıcılığı kökten farklı bir yön almalı ve insan-makine ilişkilerini ekonomik ikame teorisinin ve etkileşim fantezilerinin üzerine çıkarmalıdır. Varoluşsal bir analize doğru ilerlemelidir. Teknolojinin protez niteliği, işlevselliğinin ötesinde onaylanmalıdır, çünkü insanlığın başlangıcından bu yana hakikate erişim her zaman aletlerin icadına ve kullanımına bağlı olmuştur. Bu gerçek pek çok kişi için görünmez kalmakta, bu da makine evrimi ile insan varlığı arasındaki çatışmanın kültürde derin kökleri olan bir ideolojiden kaynaklanıyor gibi görünmesine neden olmaktadır.
Kültür şeklinde temsil edilen çeşitli pozitif geri besleme döngüleri içinde yaşıyoruz. Modern sanayi toplumunun başlangıcından bu yana, insan bedeni tekrarlayan ritimlere tabi kılındı ve sonuç olarak insan zihni sanayinin öngörülerine boyun eğdirildi. İster Amerikan Rüyası ister Çin Rüyası olsun, muazzam insan potansiyeli tüketimci bir ideoloji lehine bastırılmıştır. Felsefe geçmişte, makineler tarafından üretilen böbürlenmeyi sınırlamak ve hakikat adına insan özneleri geri besleme döngülerinden kurtarmakla görevliydi. Bugün teknoloji felsefecileri bunun yerine bu geri besleme döngülerini uygarlığın kaçınılmaz yolu olarak onaylama kaygısı taşıyor. Artık insan, bütün sorunları teknik sorunlarmış gibi çözmek isteyerek teknolojinin merkeziliğini kabul etmektedir. Hız ve verimlilik, bir zamanlar sadece mühendislik disiplinlerine hükmettiği gibi toplumun tamamına hükmetmektedir. Eğitimcilerin birkaç yıl içinde paradigmatik bir değişim gerçekleştirme arzusu, teknoloji sorununa ilişkin her türlü temel düşünceyi geçersiz kılıyor ve kendimizi yine bir geri besleme döngüsünün içinde buluyoruz. Sonuç olarak, üniversiteler teknoloji endüstrisi için yeni yetenekler üretmeye devam ediyor ve bu yetenekler de kullanıcıların mahremiyetini istismar etmek ve tüketim biçimlerini manipüle etmek için daha etkili algoritmalar geliştirmeyi sürdürüyor. Üniversiteler için bu sorunlarla uğraşmak, ChatGPT’yi yasaklamayı düşünmekten daha acil olmalıdır.
İnsan, çağdaş kültürün derinliklerine kök salmış bu kendini gerçekleştiren kehanetin pozitif geri besleme döngüsünden kaçabilir mi? Gregory Bateson 1971’de alkolikleri tuzağa düşüren bir geri besleme döngüsü tanımladı: Bir bardak bira beni öldürmez; tamam, zaten başladım, ikincisi sorun olmaz; neyse zaten iki tane oldu, neden üç olmasın? Bir alkolik, eğer şanslıysa, bu olumlu geri besleme döngüsünden “dibe vurarak” çıkabilir. “Dibe vurmak” Bateson tarafından kullanılan bir terimdir: Örneğin ölümcül bir hastalıktan veya bir araba kazasından kurtularak.[15] Bu şanslı kurtulanlar daha sonra ilahi olanla bir yakınlık geliştirirler. Modern alkolikler diyebileceğimiz insanlar, bütün kolektif zekâları ve yaratıcılıklarıyla bu dibe vurma kaderinden kurtulabilir mi? Başka bir deyişle, insan radikal bir dönüş yapabilir ve yaratıcılığını farklı bir yöne taşıyabilir mi?
Böyle bir fırsat tam da günümüzün akıllı makineleri tarafından sağlanmıyor mu? Ezberci kalıp takipçileri yerine protezler hâline gelen makineler, insanı tekrardan kurtarabilir ve insan potansiyelini gerçekleştirmemize yardımcı olabilir. Bu dönüştürücü kapasitenin nasıl kazanılacağı, bugün bizi asıl ilgilendiren konudur; varoluşsal krizin ve aşkın yanılsamanın bir ifadesi olan bir makinenin düşünüp düşünemeyeceği tartışması değil. Belki de insan-makine ilişkilerine dair bazı yeni önermeler hayal gücümüzü özgürleştirebilir. İşte üç tanesi şudur (kesinlikle daha fazlası da eklenebilir):
1) Yapay zekânın gelişimini askıya almak yerine, makinelerin antropomorfik stereotipleştirilmesini askıya alın ve uygun bir protez kültürü geliştirin. Teknoloji, kullanıcının rakibi olmak ya da onu tüketim kalıplarına indirgemek yerine, kullanıcının potansiyelini gerçekleştirmek için kullanılmalıdır (burada Amartya Sen’in yapabilirlik teorisi ile diyaloğa girmemiz gerekecektir).
2) Makineleri ve insanlığı mistifike etmek yerine, mevcut teknik gerçekliğimizi ve onun farklı insani gerçekliklerle ilişkisini anlamak, böylece bu teknik gerçekliğin biyo-çeşitliliği, bilgi-çeşitliliği ve tekno-çeşitliliği korumak ve yeniden üretmek için onlarla bütünleşmesini sağlamak.[16]
3) En seküler biçimiyle Kojève ve Fukuyama’nın “tarihin sonu” teziyle ifade edilen kıyametçi tarih görüşünü tekrarlamak yerine, aklı kıyametçi bir sona doğru giden kaderci yoldan özgürleştirmek. Bu özgürleşme, makinelerle ve insan olmayan diğer varlıklarla birlikte yaşamanın etik yollarını denememize olanak tanıyan bir alan açacaktır.
Hiçbir icat kısıtlamalar ve sorunsallar olmaksızın ortaya çıkmaz. Bu kısıtlamalar teknik olmaktan çok kavramsal olsa da, kavramsal olanı göz ardı etmek, biçimin zemini geride bıraktığı bir sapkınlığın sonucu olarak kötülüğün büyümesine imkân tanıyan asıl şeydir.[17] Ancak kültürel önyargılardan ve teknoloji endüstrisinin kendi kendini gerçekleştiren kehanetinden kurtulduğumuzda, yalnızca veri analizi ve örüntü çıkarımına dayanmayan geleceğin olasılıkları hakkında daha fazla içgörü geliştirebiliriz. Büyük olasılıkla, biz oraya varmadan önce, zamanımızın endüstriyel peygamberleri, makinelerin geleceği kendilerinden daha iyi tahmin edebileceğini çoktan fark etmiş olacaklar.
* Prof. Dr., Erasmus Üniversitesi, Rotterdam.
[1] Bu makale Murtaza Özeren tarafından çevrilmiştir.
[2] „Gelecekteki bir hedefe doğru geri döndürülemez bir yönü ima eden bu oksidental tarih anlayışı sadece oksidental değildir. Tarihin nihai bir amaca doğru yönlendirildiği ve yüce bir kavrayış ve iradenin -Hegel’in terimleriyle ‘mutlak güçlü öz’ olarak ruh ya da aklın – takdiriyle yönetildiği esasen İbrani ve Hıristiyani bir varsayımıdır.” Karl Löwith, Meaning in History (Chicago University Press, 1949), 54.
[3] Carl Schmitt, Political Theology: Four Chapters on the Concept of Sovereignty , çev. George Schwab (University of Chicago Press, 2005), 36.
[4] Hans Blumenberg, “Progress Exposed as Fate,” 1. Kısmın 3. Bölümü, The Legitimacy of the Modern Age , çev. Robert M. Wallace (MIT Press, 1985).
[5] John. R. Searle, “Minds, Brains, and Programs,” Behavioral and Brain Sciences 3, no. 3 (1980): 418.
[6] Noam Chomsky, Ian Roberts ve Jeffrey Watumull, “The False Promise of ChatGPT,” New York Times , 8 Mart 2023 https://www.nytimes.com/2023/03/08/opinion/noam-chomsky-chatgpt-ai.html .
[7] Yuk Hui, Recursivity and Contingency (Rowman and Littlefield, 2019).
[8] Bkz. Yuk Hui, “Philosophy after Automation,” Philosophy Today 65, no.2 (2021).
[9] Gilbert Simondon, “Technics Learned by the Child and Technics Thought by the Adult,” kısım 2’nin 2. Bölümü, On the Mode of Existence of Technical Objects (1958), çev. Cecile Malaspina ve John Rogrove (Univocal, 2017).
[10] “Pek çok kişi bilgi işlem sistemlerinin semantiğinin, orijinal ya da otantik olduğu varsayılan insan düşüncesi ve dilinin aksine, özünde türetilmiş ya da atfedilebilir -yani kitapların ve işaretlerin sahip olduğu türden, dışarıdan gözlemciler ya da kullanıcılar tarafından atıf alabilir- olduğunu ileri sürmüştür. Bu ayrımın nihai faydası (ve keskinliği) ve ayrıca bilgisayarlara uygulanabilirliği konusunda şüphelerim var.” Brian Cantwell Smith, On the Origin of Objects (MIT Press, 1996), 10. Smith’in çalışmasının geniş bir tartışması için bkz: Yuk Hui, “Digital Objects and Ontologies,” bölüm 2, On the Existence of Digital Objects (University of Minnesota Press, 2016).
[11] Gotthard Günther, Das Bewusstsein der Maschinen: eine Metaphysik der Kybernetik (Agis-Verlag, 1957); Gilbert Simondon, Sur la philosophie (PUF, 2016), 180.
[12] Alıntılayan Tiernan Ray, “ChatGPT Is ‘Not Particularly Innovative,’ and ‘Nothing Revolutionary,’ Says Meta’s Chief AI Scientist,” ZDNET, 23 Ocak 2023 https://www.zd net.com/article/chatgpt-is-not-pa rticularly-innovative-and-nothing-r evolutionary-says-metas-chief-aiscientist/ .
[13] Brian Cantwell Smith, The Promise of Artificial Intelligence: Reckoning and Judgment (MIT Press, 2019). Smith’in argümanına Art and Cosmotechnics (e-flux ve University of Minnesota Press, 2021) kitabının 3. bölümünde daha fazla yer verdim.
[14] Hannah Arendt, The Human Condition , 2. b. (University of Chicago Press, 1998), 127.
[15] Gregory Bateson, “The Cybernetics of ‘Self’: A Theory of Alcoholism,” Steps to an Ecology of Mind (Jason Aronson, 1987).
[16] Bkz: Yuk Hui, “ For a Planetary Thinking,” e-flux journal, no. 114 ( Aralık 2020) https://www.e-flux.com/journal/114/366703/fora-planetary-thinking/ .
[17] Kötülük sorunu için bakınız: F. W. J. Schelling, Philosophical Investigations into the Essence of Human Freedom, çev. Jeff Love ve Johannes Schmidt (SUNY Press, 2006).