AVRUPA’DA İSLAM (I) BATI MODERNLEŞMESİNİN DEĞİŞEN ÇEHRESİ


Selman Dilek
Avrupa’da İslam yazı dizisine öncelikle Avrupa’nın ne olduğu sorusuna cevap aramakla başlayacağım. Zira Batı modernleşmesinde değişim girift ve dinamik bir çehreye sahipken, dinî yorumlar olabildiğince sathi ve statik noktalardan hareket edebiliyor. Önce bir tashihe ihtiyacımız var. Çağdaş Avrupa’yı nasıl tanımlayabileceğimize dair değerlendirmelerin akabinde, Müslümanların Batı’ya yaklaşımlarını ele alacağım. Asıl varmak istediğim husus, Avrupa’da Müslümanların dinî bilgide yenilenme yoluyla yeni bir kültür inşa edebilme imkânlarını tartışmaktır. İslam tarihinin farklı evrelerinde gördüğümüz üzere yaşanılan coğrafyanın gereksinimleri istikametinde kültürel farklılıklar doğaldır; fakat Avrupa’da köklü bir İslam geleneğinin olmaması, daha doğrusu Avrupa’da Müslüman varlığının tarihte yepyeni bir tecrübe olması nedeniyle, İslam kültürünün hangi temeller üzerine kurulacağı öncelikle Avrupa’yı tanımakla gerçekleşebilecektir.
Şüphesiz bir kültürde devamlılığı koruyan yetkinlik dinî idrakin kuşatıcılığından ileri gelir. Bu bakımdan dinî yenilenmede nasıl bir içerik ve yönteme ihtiyaç duyduğumuzu ele almak gerekiyor. Tarihin çok farklı safhalarında olduğu gibi Anadolu’da da ilim ve maneviyatta Yunus benzeri aydınlar yetiştirilmeseydi, dinî geleneğin maya tutması mümkün olmayabilirdi. Şimdi benzer bir sorumluluk Avrupa’da yaşayan Müslümanların omuzlarındadır. İçerisinde bulunduğumuz toplumlarla bir arada yaşamamızı sağlayacak bir dinî kültür geliştiremezsek iki türlü tehlike bizi beklemektedir: Dinden kopuş yahut dinde aşırılık. Yerel bir İslam kültürü geliştirilemediğinde yeni nesiller için dinî aktarımın devamlılığı söz konusu olamayacaktır. Yine kültürsüzlüğün bir diğer yansıması radikalleşmenin ortaya çıkmasıdır, ki hem Müslümanların kendi içlerinde birliğini hem de gayrimüslimlerle bir aradalığını tehdit etmektedir.
Müslümanlar tarihlerinde farklı sorunlar karşısında dinî ilim ve idrakin yenilenmesine ihtiyaç duydular. Bazen tümüyle Müslüman toplumları etkileyecek bir yenilenme ve bazen daha sınırlı bir coğrafyada hayata geçirilen ihya hareketleri baş gösterdi. Bunların bir kısmı doğrudan genel kitle tarafından kabul edildiyse de bir kısmına karşı ciddi tepkiler ortaya çıktı. Müslümanların yenilenmeye dair ihtiyaçlarına, bir kısım alimler haklı tereddütlerle tepki verdiler. Kendi açılarından haklılardı, zira İslam’ın teşekkül safhasının manevi mirasını korumayı hedeflemiş olan tarihin terk edileceği endişesine kapıldılar.
Dinin asli maksatları merkeze alınarak yenilenme ise Avrupa’da yaşayan Müslümanlar için zaruri bir hâl almıştır. Zira İslam Avrupa’da yeni bir olgudur ve varlığını devam ettirebilmesi dinî kültürün inşasına bağlıdır. Maalesef günümüzde Müslümanların Avrupa’ya doğrudan intibakını sağlayabilecek yerel birikim mevcut değildir. Öyleyse Müslüman alim ve aydınların öncelikli vazifesi, bir zihniyet inşasının ve uyumunun nasıl sağlanacağına odaklanmaktır.
Avrupa’da Müslümanlar kendi yaşamlarında karşılaştıkları dinî meselelere dair bu vakte kadar köken ülkeden alim yahut düşünür arayışına giriştiler. Lakin bunların birçoğunun Avrupa’yı tanımadığı süreç içerisinde açıkça görüldü. İçerisinde bulunduğumuz toplumun tarihini bilmeden o tarihe nasıl dahil olacağız? İleride tahlil edeceğimiz üzere Müslümanların dünya görüşlerine günümüzde dinle ilgili ve ilgisiz birçok sorun da dâhil oldu. Tüm bunların üzerinde çalışılması ciddi bir entelektüel gayreti gerektirmektedir.
Modern Uygarlığın Evrimi
- yüzyıl, insanlık tarihinin teknik, kültürel ve toplumsal değişimlerin yoğunluğu bakımından sancılı süreçlerine şahitlik etmiştir. Feodal toplumun çözülüşü ve imparatorluk aristokrasisinin dağılışı ile iktisadi ilişkiler ve ona bağımlı olan siyasal yapılarda derin krizler baş gösterdi, ki dünya savaşlarına kadar devamlılığını korudu. Endüstrileşme ile toplumsal sınıfların, üniversite reformu ile eğitimin ve daha birçok örneğini sıralayabileceğimiz köklü değişimlerin nasıl bir siyasal modelin gölgesine girmesi gerektiğine dair tartışma, krizlerin entelektüel arka planını oluşturmaktaydı.
Aslında 19. yüzyıl Batı’nın kendi “iç küreselleşmesinin” başlangıcıdır. Zira Rönesans çağıyla başlayan felsefi arayışın farklı alanlarda dışa aks etmesi uzun asırlar sürmüş, geçen yüzyılda tamamıyla aşikâr hâle gelmiştir. Nihayetinde sınıfsal değişimin neden olduğu devrimler yeni toplumsal birliğin uluslaşma ile sağlanacağı kanaatine Batılı elitleri sürüklemişti. Avrupa tarihinin farklı evrelerinde gözlemleyebileceğimiz gibi Fransa’daki tecrübe, hızla diğer coğrafyalara yayıldı ve ortak ulus kimliği üzerinden yeni toplumsal birlik inşasına girişildi. Orta Çağ’da din ve hanedan ekseninde kurulan toplumsal aidiyetin yerini alan ulus, hem yeni iktisadi ilişki hem de siyasal yapı modeli anlamına gelmekteydi. Bir tarafta vatandaşlık bağı esaslı cumhuriyet, diğer tarafta dinî kurumların yerini alan kültür, toplumun yeni birlik alanlarını oluşturmaktaydı.
Modern uygarlığın nihai tecessümü, geleneksel kurumların sonlandığının ilanı anlamına gelen Birinci Dünya Savaşı’nda kendisini gösterdi. Savaşın en önemli sonucu dünya genelinde çok kimlikli ve kültürlü imparatorlukların tasfiyesi ve ulusal bilincin yayılması oldu. Böylece modernleşme siyasal açıdan ulus devletlerin inşası ve kültürel bakımdan batılılaşma olarak dışa yansımaya başladı. Temelde teknik ithaline gereksinim de bir tür gerekçe olarak kültürel taklidi meşrulaştırdı.
Bu nedenle Batı tarzı modernleşme sadece siyasal alanın dönüşümüne indirgenemez. İktisadi ilişkilerden kültürel farklılaşmaya kadar çok farklı alanların zorunlu bağıntısı ile süregelmiştir. Önce Avrupa şehirlerinde gelişen siyasi ve iktisadi ilişkiler tarzının kültür ve eğitim gibi farklı yönleri de içerecek şekilde hâkim model olarak gelişmesinden kaynaklanır. Örneğin tekniğin ihracı, geleneksel ilişkiler ağının hâkim olduğu bir şehirde fabrikanın kurulmasını, fabrikanın kurulması mevcut iktisadi ilişkinin ve sınıfsal ayrımların değişimini gerektirmiş; fabrikada çalışan ihtiyacını gidermek için eğitim ve şehir idaresi değişmiş; kazancın temini, sermayenin dağılımı şehrin yapısını değiştirmiştir. Modernleşme, toplumun farklı alanlarında gözlemlenebilen başkalaşmayı tetiklemiş ve hatta sürekli hale getirmiştir.
Değişim dinamiğinden en çok etkilenen de geleneksel dinî anlayış ve kurumlar oldu. Çünkü kültürel başkalaşım, örneğin kazancın ve harcama alanlarının ve dolayısıyla eğlenme algılarının değişimine, daha genelinde dünya görüşlerinin farklılaşmasına yol açtı. Bu da fiziksel alanları anlamlandıran ve düzenleyen dinî geleneğin, öncelikle toplumsal görünüm alanlarındaki yansımasını kaybetmesine neden oldu. Din, toplum açısından zaman ve coğrafyayı aşkın ve genel geçer hakikati tebliğ eden konumunu yitirmiş, akabinde bireyin eşyayla irtibatını belirleyen değer ve ilkeler bütünlüğü olma vasfını kaybetmiştir. Kilise, Roma’dan itibaren uzun asırlar içerisinde geliştirdiği “toplumda birleştirici ortak kimliği” belirleyen merkezî kurumsallığını yitirdi. Bunun en açık göstergesi de Fransız İhtilali’nden sonra din adamlarının, bir vatandaş olarak öncelikle dinî kuruma mı (Papalık) yoksa Fransız devletine mi bağlı olduklarına dair sorgulanmaları oldu. Aslında bu durum dinî kurumların toplumsal açıdan herhangi bir etki alanlarının kalmadığının ilanı gibiydi.
Modernleşmenin Batı tecrübesinde yaşanan değişim o derece dinamiktir ki, Kilise Orta Çağ’da kurabildiği ve uzun asırlarda geliştirdiği toplumsal bütünlüğü ve bireyin manevi dünyasını kuşatan “değer belirleyici” otoritesini yeniden kuramamaktadır. Din ve modernleşme ilişkisinin tutarsızlığına dair, siyasi açıdan laiklik ve toplumsal açıdan dünyevileşme gibi pek çok neden ileri sürülebilecekse de, daha derinde felsefi dünya görüşünün evrenselleştirilmesi yer almaktadır.
Aydınlanma modern uygarlığın ortak zihni parametrelerini belirlemiştir: Fiziksel gerçekliğe dair metafizik anlamlandırma söz konusu olamaz. Avrupa entelektüelleri din ve kültür gibi toplumlarda farklılık gösteren özel belirlenimler yerine, herkes için kabulü mümkün genel bilimsel bilgi ve ahlaki değer arayışına giriştiler. Tüm değişimin temelinde, felsefenin soyut aklı mutlaklaştırması ve onu Kilisenin manevi otoritesinin yerine ikamesi bulunmaktadır. Nihayetinde bireyin varlığına ve yaşamına yönelik değeri ve anlamı belirlemede “din” bir merci olma vasfını kaybetmiştir.
Uluslaşmadan Küreselleşmeye
Birinci Dünya Savaşı sonrası Kıta Avrupa’sında ne tür bir siyasal ve iktisadi düzenin takip edileceğine dair ideolojik ayrışmalar farklı ulusal tezler olarak birbiriyle karşılaştılar: İngiliz kapitalizmi, Alman nasyonalizmi ve İtalyan faşizmi. İkinci Dünya Savaşı sürecinde faşizm ve nasyonalizmin neden olduğu facia sonrası 20. yüzyılda Batı modernleşmesinin hâkim modeli liberal demokrasilerde karar kıldı ve kısa sürede Almanya ve İtalya bu sürece uyum sağlamak zorunda kaldı.
İktisadi imkanlarını uluslararası sermaye ile bütünleştiren savaş sonrası düzen, serbest piyasanın ve toplumsal çoğulculuğun korunması için demokrasinin gölgesinde gelişti. Fakat bu ilginç bir durum ortaya çıkardı: Ulusal kültür ve kimlik üzerine kurulan modernleşme, sermayenin çoğulculuğu sayesinde uluslaşmanın sınırlarını zorladı. Böylece uluslaşmadan küreselleşmeye doğru evrilme uygarlığın kuruluş aşamasındaki tüm alanlarda yeniden bir değişimi ortaya çıkardı. Artık toplum ve kültür ulusal sınırlar içerisinde tanımlanabilir olmaktan çıktı; çeşitlilik ve çoğulculuk modernleşmenin yeni çehresini belirler hâle geldi. Uluslaşma bilincine dayalı nasyonalizmin modernleştirdiği Almanya gibi ülkelerde toplumsal çoğulculuğa dayalı eğitim ve kültür tanımları, yani küreselleşmeci siyasal zihniyet hâkim paradigma hâline geldi.
Yeni modeli hayata geçirmek üzere Avrupa ülkeleri savaş sonrası dış göçe kapıyı açtılar. Entelektüeller, etnik ve kültürcü ulusallığın nasıl aşılacağına ve kimlik çeşitliliğinin hâkim anlayış olarak nasıl korunacağına odaklandı. Burada tartışmanın en önemli konularından birisini de uzun asırlarca birbirlerini ötekileştirerek kimliğini koruyan Avrupalı ve Müslüman arasında uyumun nasıl tesis edileceği oluşturdu.
Eğer modern uygarlığın 21. yüzyılda çoğulculuğa doğru evrimi gerçekleşmeseydi, Müslümanların Batı’ya dahil edilmeleri söz konusu olamazdı. Bu nedenle Batı’da İslam tartışmalarında öncelikle, modernliğin çeşitliliği himaye edici yönünün farkında olmak gerekir. Avrupa’da Müslüman varlığı geçmiş tarihlerdeki herhangi bir paradigma ekseninde yorumlanabilecek bir vakıa değildir. Birincisi, dünya savaşları öncesi Batı düşüncesinin kavramları etrafında açıklanması mümkün değildir. Gözlemlenebilecek en bariz hata, 19. veya 20. yüzyılın “medeniyet” kavramıyla günümüz Avrupa’sındaki Müslüman varlığını anlama teşebbüsleridir. İkincisi bu durumu, geleneksel İslami kavramların gelişim çerçeveleri içerisinde açıklayabilmek mümkün değildir. Bu bağlamda en sık karşılaşılan hata, Müslüman vatanı anlamında “dâr” kavramının ekseninde mevcut Batı dünyasını tasvir etme girişimleridir.
Her iki kavramsal tartışmada statik sınırlılıklar içerisindeyken, Batı modernleşmesinin ana mahiyeti her alanda dinamik değişimdir. Bu bağlamda kavramsal içeriklerin tecdidine ihtiyaç duyduğumuz aşikardır. Zira gölgesinde yaşadığımız küreselleşmeci paradigma klasik toplum anlayışlarıyla örtüşmemektedir. Mevcut gerçeklikten koptuğumuz derecede geleneğin izah kudretini de yitirmekteyiz.
Buraya kadar farklı konulara değinildi; ifade edilenleri hem toparlamak hem de özetlemek adına Batı modernleşmesinin mahiyetine dair birkaç hususu sıralayalım:
- Siyasal ve toplumsal dinamiklerin değişimi: Avrupa’da Müslüman varlığını mümkün kılan değişimin arkasında ulusallaşmadan küreselleşmeye doğru evrilme bulunmaktadır. Batı tarihinde herhangi bir örneği bulunmayan bu durum (İslam tarihindeki tecrübe daha farklıdır), temelde toplum, kültür ve kimlik kavramlarında yaşanan değişimle gerçekleşmiştir. Bunun temel ifadesi de yaşam alanlarının demokratikleştirilmesi olarak karşımıza çıkmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’nın toplumsal çeşitliliği esas alan bir demokratikleşmede karar kılmasının sonucu olarak gerçekleşen Müslüman göçü, klasik toplumsal ayrımların dayandığı anlayışın kavramları ile açıklanamamaktadır.
- Eğitim kurumları ve kültürel geleneklerde değişim: Feodal toplumun çözülüşünün belki de en önemli sonuçlarından birisi, hem Avrupa içindeki uluslaşmanın yerel sınırlılıklarını aşabilmesi hem de farklı coğrafyalarda kökleşebilen yegâne Batılı kurum olması hasebiyle üniversitelerdir. Üniversite sadece eğitimin içeriğini değil aynı zamanda kültürel yaşam alanlarının çerçevesinin belirlenmesine de katkı sağladı. Bu doğrultuda yeni kültürel formlar modernleşmenin ilk evresinde olabildiğince bilimselleştirilirken, ikinci evresinde sert rasyonelliğe bir tepki olarak absürtleştirildi. Tek tip kültürcülüğün yerine farklı kültürlerin etkileşiminin imkânı arandı.
- Felsefi düşünce ve dinî bilgide değişim: Rönesans aslında dinî bilginin fiziksel gerçekliği açıklamadaki yetersizliğini ortaya koymuştu. Nihayetinde Kopernik ve Galileo’nun felsefi düşüncede yankı bulması Aydınlanma’ya ve Kant’a kadar sürdü. Bilimsel bilgi metafizik anlamlandırma bağlamından çıkarıldı ve fakat bununla yetinilmedi. Bilim ahlaktan ayrıştırıldığı gibi din ile ahlak arasındaki bağlantı da sorgulandı. Böylece dinî değer, bilimsel bilgiyle doğrudan ilişkisini kaybetmekle kalmadı (ki bu topluma bir şey söyleyememek anlamına gelir), ahlakı belirlemekten de koparıldı (ki bu bireyin dünyasına hitap edememek demektir). Geriye sadece mistik duyuşların ifadesi kaldı. Böylece modernleşme paradigması, bilginin maneviyattan -yani aklın gaipten- tecrit edilmesi ile bilginin ahlaktan -yani aklın amelden- tecrit edilmesi üzerine inşa edildi.
Modernliğin İmkânları ve Emniyetsizliği
Bu üç değişim alanı, dinî geleneğin devamlılığı ve geleceği açısından olumlu ve olumsuz değerlendirilebilecek yönlere sahiptir. Her şeyden önce imparatorluk çağının neden olduğu hâkimiyetçi ve hiyerarşik siyasal algılardan azade bir toplum algısı mümkün olabilmektedir. Din tarihin en zor meseleleri, dinî düşüncenin çağdaşı dünya görüşleri iç içe geçmesinin neden olduğu sorunlardır. Orta Çağ’da kölelik ve kadının konumu gibi birçok mesele gereksiz yere din tarihin parçası kılınmıştır. (Benzer hataya modernite ve din ilişkisinde düşmemek gerekir). Çağımız insanı modernleşme sayesinde topluma ve tarihe, sorgulanamaz kategoriler ve hiyerarşiler ekseninde bakmaktan kurtulmuştur. Yine klasik toplumsal yapılarda kurumsal tahakküm günümüzde sürdürülebilir değildir. Özellikle dinî toplulukların bireysel manevi yaşam üzerinde tahakkümü çağımızın bireyselliği karşısında tutunabilir değildir. Her ne kadar bireyselleşme birçok derde yol açmış olsa da sert kurumsal aidiyetleri ortadan kaldırmıştır. Yine modern uygarlığın temelde gelenek eleştirisi üzerine kurulmuş olması, onun her safhasında eleştiriyi diri tutmasını sağlamıştır. Eleştirel akıl, dindarlar açısından neyin dinin özüne ve neyin tarihsel kültüre ait olduğu ayrımını yapabilme kudreti kazandırmaktadır. Rasyonelleşmeyle ilişkili olarak yeni bilimsel yöntemlerin dini bilgiyi daha iyi anlamak üzere hizmete etmesi de çağımızın en büyük gelişmelerinden birisidir. Nitekim tüm İslam tarihinin kaynaklarına farklı açılardan ulaşabilme, araştırmalar yapabilme imkânına kavuşulmuştur. Görüldüğü üzere bilimden topluma kadar çok farklı açılardan modern uygarlığın dinî geleneğe katkıları söz konusudur. Hatta bu katkılar sayesinde ilk defa dindar, geleneğe hem içeriden bakarak onu canlı tutma hem de dışarıdan bakarak onu yetkinleştirme imkânı bulabilmektedir.
Modernleşmenin dinî gelenek açısından getirdiği sorunların bir kısmına yukarıda işaret edildi. Bu sorunları “emniyetsizliğe” kavramı etrafında yorumlamaktayım.
- Aydınlanmış akla güvensizlik: İnancın kökeni anlamında “emn”den yoksunluk, metafizikten kurtuluşu savunan rasyonel düşüncenin vicdanı saf aklın kavramsal sınırlılığına esir etmesi karşısında ortaya çıkan güvensizliktir. Aydınlanmış akla güvensizlik, hakikatin eşyanın özünde tespit edilebilir bilimsel bir gerçeklik olmadığının ortaya çıkmasıyla aşikâr oldu. Bilimin açıklayabileceği varlık alanı zannedildiği kadar genişleyemedi, genişlediği kadar sathileşti ve derinleşemedi. Bu insanın güneş sistemini keşfedeyim derken samanyolunu, samanyolunu keşfedeyim derken milyonlarca galaksiyi keşfetmesi gibi bilginin imkânı ve sınırlarıyla yüzleşmesini sağladı. Rasyonel düşüncenin yaşamın tüm alanlarına yönelik bir standardizasyonu başarısızlığa uğradı; varlığın ve dolayısıyla yaşamın algılanır evrenin ötesine dair bir “anlam” ve “gaye”den tecrit edilmesi ve sadece açıklanabilir bir dünya üzerine kurallar vazedilmesi insanlığa vaadedilen bir “ebedi barışı” getirmedi. Aydınlanmacı akıl ile muhasebeye tutuşan eleştirel düşüncenin temsilcileri ise artık yaşama dair büyük hikayenin terkedildiğini, felsefenin ancak departmanlaştırılması ile varlığını koruyabileceğini fark ettiler.
- Geleneksel ruhaniliğe güvensizlik: İkinci tür bir “emn”iyetsizlik ise geleneksel ruhaniliğe yöneliktir. Kiliseye yönelik dünyevi tereddütler Batılı insanın uhrevi umutlardan da tereddüt etmesine yol açtı. Mezhep savaşlarından yorgun düşmüş halklar için dinin dış dünya ile irtibatı sorun olarak tebarüz etmişti. 19. yüzyıl edebiyatında karşımıza çıkan Kilise mensubu mendebur din adamının tasvirini hatırlayalım. Ahlaki temsil çoktan dini kurumun dışında aranmaktaydı. Dış dünyada ahlakiliği sağlayamayan maneviyatın uhrevi yükselişe ulaştıracağının garantisi nedir? İşte bu, bizim inançtan kopuşu güvensizlik (emniyetsizlik) olarak tanımlamamızın nedenidir.
- Cemiyet aidiyetine güvensizlik: Dünya savaşları Batılı entelektüeller için bir toplum ve kültür muhasebesine dönüştü. Bireyin kendisini ait kabul ettiği bir topluluğa yahut kültüre aidiyetin anlamı tartışmaya açıldı. Topluma aşırı bağlılık üzerinden kimlik devşirilmesinin neden olacağı yıkımdan kaçarken tüm aidiyet biçimleri sorgulanır hale geldi. Bunun sonucuda bugün Batı toplumlarında gözlemlediğimiz aşırı bireyselleşmedir. Bireyleri ortak ideal etrafında bir araya getirme düşüncesi ve psikolojisi neredeyse tamemen terkedilmiştir.
Tüm bu emniyetsizlik biçimleri modernliğin bir başka garip çehresiyle irtibatlı: daima zıddına inkılap ederek devamlılığını koruma. Sert ulusalcılığın tarihteki en geniş çoğulculuğu ortaya çıkarması, yahut Goethe gibi bir düşünür çıkarabilen dil ve kültürün Hitler gibi bir zalimi de çıkarabilmesi. Batı uygarlığının dinamik çehresinin içerisinde bulunduğu durumun tam zıddına dönüşebilme endişesi günümüzde de gözlemlenebilen bir olgudur. Nitekim yükselen aşırı sağın da tüm toplumsal dinamikleri dönüştürebilme kudreti mevcuttur. Böylece “emniyetsizlik” sadece inanç veya bilgi düzeyinde bir başkalaşım endişesi değil, aynı zamanda toplumsal durumun kökten değişim ihtimali karşısında uygarlığa karşı güvensizlik hâlini almıştır.