BİLGİ, KUDRET VE MERHAMET: ANLAMAK (MARİFET) ARZUSUNUN YERİNİ ÜRETME GÜCÜNÜN ALMASI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  •  

     

    “Bilgi kudrettir, bilgi merhamettir.”

    İbnü’l-Arabi

     

    Modern dünya her yönüyle tam bir üretim çağıdır: Üretmek ve var etmek arzusu kadar modern insanı harekete geçirebilecek başka bir saik akla gelmez, üretmenin yüceltildiği kadar başka hiçbir şey modern dünyara geçer akçe olarak kabul edilmez.   Yaşadığımız dünya her ne kadar ürünlerini tüketen görece “pasif” kitleler cihetinden “tüketim” çağı diye tesmiye olunsa bile, gerçek bu isimlendirme nakıs, hatta yanıltıcıdır.  Çünkü çağı “tüketim” çağı diye isimlendirdiğimizde sanki zorunlu ve gerekli ihtiyaçlar üzerinden ortaya çıkan bir üretim-tüketim döngüsü bulunduğu akla gelebilir, üretimin kendi başına bir ideoloji olarak ele alınması gereği gözden kaybolur. Modern çağ bütün çağlar arasında üretimin, bir şey yapmanın yüceltildiği müstesna bir çağ olarak ayrışır. Burada üretimi belirleyen ne tüketim ne de ihtiyaçlardır: Gerçekte tüketim üretim tarafından belirlenir, üretilen şeylerin sürekliliği için tüketim bir görev olarak insanlara yüklenir. İnsanın en derininde meknüz olan “ilahi kudreti taklit” veya güç devşirme arzusu bu çağda ortaya çıkabilme imkânı bulabilmiş, geçmiş asırlarda “tahayyül” düzeyinde dile gelen sözler bu çağda bilfiil gerçekleşebilmiştir.  Neredeyse modern insan Hz. Süleyman’a izafe edilen kudreti anlayabilir hatta taklit edebilir bir düzeye yaklaşmıştır. Onun “karınca ile konuşmak” şeklinde beyan edilen bilginin ve marifetin inceliği (rikkat) bir yana bırakılırsa zenginlik ve ihtişamı çağımızdaki bir insan için tahayyüle gerek veremeyecek somut örneklerle anlaşılabilir hâldedir. Modern  çağın her ürününde, her faaliyetinde üretmek, yapmak güdüsünü keşf eder, sonuçta ne olacağını bilmesek bile herkesin bu üretim faaliyetinde yer almak için büyük bir mücadeleyle yol aldığını temaşa ederiz.

     

    Yeni dünyayı öteki dünyalardan ayrıştıran şey, yapmak, sürekli  ve daha yeniliğe açık bir  faaliyette bulunmakla kendini fark etmek, yeni nesillerin tabiriyle “kendini gerçekleştirmek” iştahıdır. İnsanlar bu sürece gelirken önce bilgi anlayışını temelli bir şekilde kadim bilgi anlayışından ayrıştırmışlardı.  Yeni dünyayı kuran bilgi anlayışı, “bilgi güçtür” şeklinde ifade edilebilecek bir prensibe dayanır. Bilgi güçtür cümlesi gerçekte insan için sadece yapabilme ve başarabilme imkânını bilgide bulabileceğini anlatmaz, belki bundan daha çok, insanın doğada yapabileceği (bazen suç olabilecek) işler için meşruiyet çerçevesini bilgide bulmak anlamına gelir.  Hâl böyle olunca bilgi ile kudret, bilgi ile iktidar arasında kurulan telazüm ilişkisi dünyadaki üretimin en önemli dayanağı olmuştur.

    Bu süreç içinde gerçekte Avrupa’da bilginin mahiyeti, bilginin ahlak ve değerle ilişkisi gibi bir çok konuda ciddi tartışmalar ortaya çıkmış,  görünüşte “masum” sayılabilecek bir çok iddia  üzerinden bilgi geleneksel anlamından koparak yeni bir anlayışla iktidarın aracına dönüşmüştür.  Bu yeni dünyanın önce mağduru daha sonra tüketicisi hâline gelen öteki toplumlar ise  bilgideki değişimi hiçbir zaman tam olarak anlayamadıkları için  şöyle bir yaklaşımla yeni dünyaya dahil olmak istediler: Teknik veya bunu ortaya çıkartan bilgi nesnel bir şeydir, ahlak ise başka bir meseledir. Böylece teknik ve bilgiye iştirak ederken  ahlak ve değerlerin korunabileceği düşünülmüştür. Bu naif yaklaşımın  Türkiye’deki en önemli örneklerinden birisi Mehmet Akif’in şiirlerinde geçen “tekniği ve bilimi almak”, ahlakı ve medeniyeti bırakmak şeklindeki yaklaşım neredeyse bütün Müslüman aydınların yaklaşımını anlatır. Bu yaklaşım İslam toplumlarında o kadar revaç bulmuştur ki, kimse tekniği ortaya çıkartan bilgi anlayışı ile yeni dünya arasında zorunlu bir ilişki bulunduğunu fark etmemiştir. Yeni bilgi anlayışı değerlerini de beraberinde getirmiş, başka bir dünyaya taşınabilecek veya başka bir dünya ile bağdaştırılabilecek edilgen bir şey olmak bir yana, kurucu ve dönüştürücü bir özelliğe sahipti. Hâlihazırda yapay zeka ve benzeri teknolojilerde ortaya çıkan ürkütücü gelişmeler, tekniğin bütüne evrelerinde bulunan bir şeydi. Modern dünya kendince bir ruhu olan şeyleri üretiyordu ve bu üretime başka bir yerden ruh üflemek mümkün değildi.

    Bilgi Anlayışındaki Değişim: Anlamak Yerine Eylemek ve Yapmak

     

    Bilgi ile kudret arasında ilişki felsefenin başlangıç zamanlarında beri biliniyordu.  Felsefe tabiri üzerinde düşününce (hikmeti sevmek) insanın gerçekte arzuladığı şeyin ölümsüzlük, buna bağlı olarak iktidar ve kudret olduğunu söylemek mümkündür. Bunun nedeni felsefenin özünde “Tanrı olmamak” bilincinden hareket ederken bilgi ve hikmeti ele geçirmekle en azından varlığını idame ettirecek kudrete ulaşma ihtiyacıydı. Bu sayede insan ölümsüzlüğe erecek veya en azından dünya içinde yaşamasını mümkün kılabilecek kudrete sahip olabilecekti.  İnsanın idrak gücü ve aklı gerçekte onun yegane gücünü teşkil eder ve insanda akıl gücü öteki canlılardaki çeşitli organların işlevini temsil eder. Platon bu durumu bir örnekle açıklarken mitolojiye döner: Tanrılar canlılardan her birisine bir güç verir, onunla hayatlarını idame ettirmelerini ve varlıklarını korumalarını sağlar: kartala pençeleri, yırtıcı hayvanlara dişleri vs. verilir. Bunlar onların beslenmesini ve hayatta kalasını sağlayan organlardır.  En son insan gelince Tanrılar ona akıl vermiş, bu sayede insan varlığını koruyabilecek güç elde etmiştir. Vakıa insanın ayırıcı özelliği olan bilgi aynı zamanda onun varlık aracı ve varlığını idame ettirme yoludur. Bu meyanda sembolik anlatımlarda akıl ile güç arasındaki ilişki tespit edilir: Arapçada kartal ve yırtıcı kuş anlamındaki ukab kelimesi sembolik anlamıyla akıl için kullanılır. Us kelimesi için  de aynı şeyi söylemek mümkündür: Us kelime anlamıyla akıl, bilgi anlamına gelirken aynı zamanda yırtıcı ve güçlü kuş anlamında kullanılır. Bu benzerliğin  nasıl kurulduğu açıktır: Aklın iki temel özelliği dikkate alındığında onun kartala ve benzeri yırtıcı kuşlara benzetilmesi mümkün olmuştur. Birincisi yüksekten bakışı, hadiselere ve nesnelere olabildiğince yukardan bakarak bütünü görebilme kabiliyetidir. Aklın temel özelliği de hadiseler arasında ilişki kurmak, onların niteliklerini bir araya getirmek yoluyla tasnif etmek, farklı hükümlere varabilmektir. İmam Matüridi “İnsan zihni alemde dağınık olan şeyleri bir araya getirme kabiliyetine sahiptir.” derken aklın bu rolüne dikkat çeker.  Kartal ile akıl arasında kurulan ilişkinin birinci yönü burada ortaya çıkar, tümel bakış veya bütünü görebilmek kabiliyeti! İkinci nokta ise kartalın gücüdür.  Akıl insanın yegane gücü olmakla insan var oluşunu mümkün kılan ayırıcı özelliktir. Muhtemelen Selçuklu sanatından itibaren görülen -dünyada başka bir çok örnekte olduğu üzere- kartal motifi ile devlet ve iktidar arasında kurulan ilişki buradan doğar. Bu örneklerde muhayyile devletin ve iktidarın gerçek gücünün (kartal) akıl ve bilgide olduğunu göstermekle insan olmanın anlamını hatırlatır. O zaman bilgi ile kudret, bilgi ile iktidar arasında kurulan ilişki kadim zamanlardan beri bilinen bir husus olmalıdır.

    Lakin yine de modernleşme ile birlikte meselenin özünde büyük bir değişim yaşadığı da kesindir.  Teknolojiyi ve endüstriyi ortaya çıkartan bilgi ile klasik bilgi anlayışları arasındaki fark, yapmak ve anlamak arasındaki farkla izah edilebilir. Klasik dünyada bilginin temel görevi anlamak, nesneleri tanımak, doğanın yapısını keşfetmek, bu sayede elbette belirli ölçüde faaliyet gerçekleştirmekti. Fakat şu veya bu nedenle bu süreç içinde anlamak ve tanımak birinci mesele olarak ortaya çıkmıştı. Bilgiyi esas değiştiren şey, yapmanın ve üretmenin bilginin amacı hâline gelerek bilgi ile üretmek arasında kurulan zorunlu bağ olmuştur. Bu yaklaşım dikkate alınmadığında İslam bilimlerinin modern dünya ile ilişkisi her zaman belirsizlikte kalacaktır. Modern dünyanın ortaya çıkışı bir çok farklı bilim havzasının bir noktada buluşmasıyla mümkün olmuş, farklı gelenekler yeni  dünyaya katkı sağlayarak  yeni dünyanın “malzemesi” hâline gelmiştir. Müslüman aydınların en önemli söylemlerinden birisini teşkil eden  yeni dünyanın kuruluşundaki ortaklığın temel iddiası buradan kaynaklanır. Bu yaklaşım oryantalist çalışmalardan beslenen bir takım iddialarla İslam dünyasındaki araştırmalarla güçlenmiş, bazı iddiaların abartılı bir söyleme dönüşmesiyle Müslüman dünya kendisini Batı’nın ikinci kurucusu gibi kabul etmiştir.  İslam düşünürleri dolaylı veya doğrudan Avrupa’daki bilim ve düşünce hayatına ciddi etkilerde bulunmuştur, bunda tereddüt yoktur. Fakat ortaya çıkan yeni bilgi anlayışı ile bütün bu katkı “malzeme” olmanın ötesine geçmemiş, eski dünyanın kalıplarının Avrupa’da kırılmasına hizmet ederek yeni dünyanın ortaya çıkmasına katkı sağlamıştır. Bunun iyi örneklerinden birisi Hristiyanlığın özellikle Katolik Hristiyanlığın kritiğiyle ortaya çıkan reform hareketlerinde İslam’ın dolaylı etkisidir. Bu etki Hristiyan bilginlerin kendi geleneklerini eleştirmesine zemin teşkil etmişken ortaya çıkan yeni durum (Protestanlık) herhangi bir şekilde etkinin amacı olarak kabul edilemeyecek bir mahiyet kazanmıştır.

    Bilgi Kudrettir Lakin Önce Merhamettir

    İslam geleneklerinin bilgi anlayışında dikkate alınması gereken en temel konu bilgi ile merhamet, bilgi ile rahmet arasında kurulan ilişkidir. Bilginin kudret olması hiç kuşkusuz anlaşılabilir bir şeydir, fakat bilginin rahmet olması ise daha dikkat gerektiren bir yaklaşımla anlaşılabilir.  Metafizikçiler bilgiyi ele alırken insan kabiliyetinden hareket etseler bile bilginin Tanrı’da bulunduğunu dikkate alarak bilginin kendi tanımlarını yapmış, bu sayede bilgiyi insan erdemlerinin en üstünü kabul edebilmişlerdir. Bilgi insanın Tanrı’ya en çok benzediği niteliktir. Bu durumda bilgi insanı önce Tanrı’ya dolaylı olarak da bütün nesnelere bağlayan en önemli imkânı gösterir.  Bu itibarla bilgi Tanrı’nın bilgisidir ve bu bakımdan bilgi Tanrı’nın ilk ve temel niteliğidir. Fakat bilgi tek nitelik değildir Tanrı’da;  bilgi ile birlikte merhamet Tanrı’nın niteliğidir.  O zaman bilgi ile rahmetin birbirinin yerine kullanılabileceğini düşünerek bilgi rahmettir ve bilgi kudrettir seklinde iki ayrı cümle kurmamız gerekir. Bilgi rahmet ise rahmetin temel özellikleri bilgide ortaya çıkmalıdır. Bu durum bilgi ile ahlak, bilgi ile nesneleri anlamak, nesnelere hürmet etmek arasında ilişkinin kurulması gerekir.  Öyle görünüyor ki sadece Müslüman metafizikçilerin bilgi anlayışı dahilinde değil kadim geleneklerin bilgi anlayışında modern dünya ile çelişen nokta burada tebarüz eder: Bilgiyi kudret olarak gördüğümüz sürece modern dünyanın kıyametini bütün insanlar ve doğa yaşayacaktır. Bilgi merhamete  dönüştürüldüğünde, daha doğrusu bilginin rahmet olduğu hatırlandığında ise dünyayla ilişki yeni baştan düşünülecektir.