BİR KÜLTÜREL İKTİDAR MASALI


Selman Bayer
“Çünkü bir sanat imparatorluğu
Kurmak istiyorlardı. Ama bunun için
Anayurtları yoktu
Ve amansızca
Yıkıldı Yunanistan, üstün güzellik.”
Hölderlin, sanatın yersiz yurtsuzluğunun, Eski Yunan’ın yıkılmasının ana nedenlerinden biri olduğunu düşünür. Sanatın bu yıkım sonrasında sonsuza dek yersiz yurtsuz kaldığına inanmak ister gibidir. İmparatorluk kurmak arzusunda beliren bu masum hırs aslında sanatın yersiz yurtsuzluğuna sebep olduğu kadar, yersiz yurtsuzluğundan da kaynaklanmaktadır.
Yunanistan’ın yıkılmasının üzerinden asırlar geçti. Bu süreçte sanat da birçok değişim yaşadı. Bugün Hölderlin’in şiirinde karşılığını imparatorluk kurma hayaline sahip olan bu masum hırs tarihe karışalı çok oldu. Sanatçılar uzun zamandır çok daha pratik ve pragmatik hırsları yükleniyor. Sanatın, en azından Hölderlin’in hayal ettiği gibi, bir imparatorluk kurma şansı pek kalmadı artık. Fakat bu hırs, bir şekilde yaşam kaynağını buluyor. Sanatçılarca terk edildiğinden beri nasibini iktidarın kapısında arıyor. İktidar da bu hırsa karşı pek cana yakın davranıyor. İmparatorluk mu istiyorsun? O hâlde kendini bana bırak!
Sanat farklı coğrafyalarda ve kültürlerde, genelde kendi elit ve güvenli alanında icra-i faaliyet eylerken Hölderlin’in işaret ettiği hırs da iyi niyetli bir kitle gibi sanatın bünyesinde yaşamaya devam ediyordu. Ne zamanki kendi müstakilliğine ve bir anlamda Hölderlin’in Yunanistan’ındaki “bir imparatorluk” kurma hayalini ciddiye alacak kudrete ulaştı, her şey değişti. Kendini, hayatın ve kültürün diğer unsurlarından ayrı ve kıymetli bir yerde telakki etmeye başladı. İnsanın topyekûn yapıp ettiklerini tesmiye eden kültür’ün vekilharçlığını üstlenme cüretinde bulundu. Bu aslında Hölderlin’in işaret ettiği imparatorluk hırsının daha güncellenmiş ve gözden geçirilmiş versiyonundan ibaretti. Böylelikle kendini ve beklentilerini revize eden ve iktidar gibi farklı unsurlarla uyum içerisinde hareket etmeye meyyal bir hâle büründü.
Sanatın mezkûr dönüşümüne paralel olarak farklı enstrümanlarla benzer bir süreci yaşayan iktidar da, en azından güneşin erken doğduğu topraklarda, neredeyse hadım ama sesi daha gürleşmiş bir külhanbeyine dönüşmeye başladı. Bu süreçte iktidar farklı ittifaklarla sürekli kendisini daha da güçlendiren ve Yeni Çağ’ı savaş tamtamlarıyla çağıracak bir kudrete yöneldi. Sanat ise, tabiri caizse, müstağni ve vakur bir beylikten, her daim şımarık, biraz kırık ve maddi menfaatlerine göre siyasi tavrını -daha çok muhalifliğini- bileyip körleyen sözde bağımsız bir erke dönüştü.
Bugün, memlekette kültürel iktidar mücadelesi denilen kayıkçı kavgasının pek hatırlanmayan geçmişini bu şekilde hülasa edebiliriz sanırım. Kendi mahallesinde yaşayıp giden bir delinin kendisiyle yaptığı kavgaya benzeyen bu cedelleşme trajik olduğu kadar gülünç de görünüyor. İlk bakışta kendi hâline bırakılması daha iyi olur diye düşünüyor insan. Fakat sadece kavgaya iştirak eden muhataplarda değil bütün mahallede, mahallelide de farkında olumsuz tesirlere sebep olduğu için dikkat edilmesi gerekiyor.
Uzun süredir Türk entelijansiyasını meşgul ediyor gibi görünen malum Kültürel İktidar savaşı her iki tarafın da ara ara hatırladığı ve çoğu zaman isabet ettiremediği aralıklı atışlarıyla devam ediyor. Daha çok yaralı ve yamalı bir geçmişin bakiyesine yaslanan; geçmişten gelen bir hıncın sağdan soldan toplanan düzensiz bir jargon ambalajıyla plansızca boca edildiği bir muharebe. Birçok anlamsız savaşın sadece ve sadece silah tüccarlarına hizmet ettiği gibi bu savaş da aslında akmaz, kokmaz bir piyasaya hizmet ediyor.
Kültürel İktidar ifadesinin ihatalı duruşuna kanmayın; aslında, doğrudan sinema gibi kitlesel tesir gücü olan birkaç sanattan ibaret taksirli bir versiyon bu. “Benim sanatım senin sanatını döver” basitliğinde kişiselleştiği kadar “esas benim sanatımla kitleleri tesir altına alacağız” ihtirasında bir mühendislik çatışmasından ibaret. Gramsci’nin Kültürel Hegemonya kavramının palas pandıras bir çevirisi sadece.
Başlangıcından itibaren, sanatın, iktidarın güdümünde aparat olarak kullanılması ön kabulüyle arzıendam eden bir mücadele bu. Mücadelenin serencamına biraz daha yakından bakıldığında daha çok siyasi ve ekonomik bir mücadele olduğu fark edilebilir. Elbette burada kültür derken en kaba tabiriyle insanın hayatını kolaylaştırmak, anlamlandırmak, güzelleştirmek için yapıp ettiklerinin bütününü ifade eden o geniş kültür kavramından söz edilmiyor. Daha ziyade kitleleri etkileyebilecek kudrete sahip sinema gibi görsel sanatlar kastediliyor. Bu anlamıyla hâkim sınıfın tahakkümünü devam ettirmek arzusuna hizmet eden cazip bir aparat olarak telakki edildiği anlaşılıyor.
Memlekette uzun soluklu ama düzensiz yayınlanan ve aslında pek de rağbet görmeyen “Bir Kültürel İktidar Masalı” dizisinin kısaca özeti şu: İktidar rolünü oynayan kesimle bir türlü iktidar olamayan ama buna rağmen iktidarın halesinin hep kendisinde olduğunu zanneden kesimin trajikomik kavgası. Malum kavganın mahiyetinden haberdar olmak için biraz literatür kurcalamak icap edebilir. O yüzden Antonio Gramsci’yle Eric Hobsbawm’a şöyle bir bakalım diyoruz.
Gramsci siyasi iktidarın, topyekûn bir zihinsel hâkimiyet anlamına gelen hegemonyayı hakkıyla tesis edebilmesi için bir kültürel süreci takip etmesinden dem vuruyordu. Kültürel iktidar aslında bu. Fakat, Gramsci bunun zorla değil iknayla olması gerektiğine vurgu yapıyor ve siyasi erke ulaşmadan önce başlaması gereken bir süreç olduğunda ısrar ediyordu. Hobsbawm ise biraz daha realist bir tavırla Gramsci’nin iktidar merkezini tersine çeviriyor ve oradan sesleniyordu. Üçüncü dünya ülkelerinde, muhalefetin, iktidar olma potansiyelini ortaya çıkaramadığı zamanlarda “iktidarı şaşkına çevirip sarsmak” için kültürü her şeyi çözecek büyülü bir virt olarak cepheye sürmeye karar verdiğini iddia ediyordu. Bunun pek de bir işe yaramayacağını da ekleyerek tabii. Her iki durumda da kültür iktidar mücadelesi veren kesimlerde dolaşımda olan iktidar formüllerinin en can alıcı iksiri olarak arzıendam ediyordu. Bu formül de çoğu zaman, belki iktidara yönelik beklentilere açılan ama hayata karşı körleşmeye sebep oluyordu.
Oysa sanatın en mühim kazanımlarından biri hayatın geçiciliğine tuttuğu ışıksa diğeri de dünya hayatına dair kazandırdığı göz açıklığıdır. Böylesi bir göz açıklığının olduğu siyasi mücadele aparatına dönüşmesi pek mümkün olmaz. Çünkü kültür bütün bağlamlarından bağımsız olarak insan/lık içindir. İnsanın yaşamını kolaylaştırmak, güzelleştirmek ve onu tekâmül ettirmek için. Hayatın akışı içerisinde zaman zaman değişiklik gösterse de böyledir bu. Yalnızca kocakarı ilaçları ya da adetlere göre yürütülen sıradan bir düğün ya da cenaze merasimi değil, iktidarın mekânı olan saraydaki resmi bir tören de kültürün konusudur. Kültür, sanat ve edebiyat gibi daha nitelikli şubeleri de dâhil, bütün kuşatıcılığıyla arzıendam ettiği kendi mezhebi geniş alanındayken siyasi, ekonomik ya da farklı çatışmacı bağlamlardan azade bir şekilde kendini var eder. İnsan da kendini böyle keşfeder. Kültürün içinde, kültürle birlikte kendisi olur. İktidarı bir vakit kazanır ya da kaybedersiniz fakat kültür ele avuca sığmaz. Kültür sizin iktidar ya da muhalefet olmanıza doğrudan ya da dolaylı katkı sağlasa da böyledir bu.
İktidar tali bir meseledir ve hayatınızın belirli bir döneminde talihin de yardımıyla tecrübe ettiğiniz bir hâldir. Kültür, iktidarı da içine alan geniş bir yaşam pratiğidir. İktidar da bu kültürün içerisinde kendi geleneğini oluşturmuş ve yerini berkitmiştir. Bu anlamda iktidara geldiğinizde kültürel anlamda ayrıca bir politikaya ya da ameliyeye ihtiyaç duyuyor olmanız Hobsbawm’ın deyimiyle söylersek zayıflık göstergesidir. Hobsbawm elbette bunu realist bir bakışla muhalefetin durumunu, imkânlarını ve hareket alanını ihmal ederek söylüyordu. Fakat bu şartların değişimine göre, iktidarın hâletiruhiyesi için de gayet uygun bir tanımlama olabilir. Aslında Gramsci’nin kültürel tekâmül sürecini iktidara gelmeden önce başlatma tavsiyesi de bu minvalde okunabilir.
İktidarın, ayrıca bir kavramsallaştırma ve gayretle kültüre hâllenmesi aslında kendi geleneğinden haberdar olmadığı anlamına geldiği gibi, iktidar olsa da iktidar olamamış bir muhalefet biçimi olarak kültürden medet ummak anlamına da gelebilir. Keza, bir muhalefet biçimi olarak kültürel olana sarılmak aslında bir muhalefet biçimi olarak değil de kendindeki muktedirliğin hakkını verememiş bir sabık iktidarın inatçılığı ve hasisliği olarak da okunabilir. Türkiye’de olan biraz da budur aslında. Bu da hiçbir şeyin yerli yerinde olmadığı bir kaos ortamında olduğumuzu göstermeye yeter.
Kültür ve iktidar iki ezeli hasım olarak kodlanmaz. Kendine has diyalektiği ve adalet anlayışı içerisinde bazen ittifak bazen de itilaf hâlinde olabilir. Mesela iktidarın kendine şaşı baktığı dönemin ürünü olan Pargalı’ya ya da Kanuni’ye Taşlıcalı, Şehzade Mustafa Mersiyesi’yle cevap verir. İktidarın kendisini bir canavara dönüştürdüğü dönemde Stalin’in karşısına Bulgakov’la dikilir. Ya da P. J. Salazar’ın şahitliğiyle söylersek, 17. yüzyıl operasını “monarşiye uygun işleyen doğanın, sitenin ve devletini mükemmeliyetini” doğrulayan bir mit olarak inşa eder.
Aslında, kültür ya da mezkûr tartışmada rafine edilmiş hâliyle sanat ne iktidardan yanadır ne de ona karşı. Sadece otantik istiğnasının muhalefet gibi tezahür ettiği anlar kadar muktedire paralel düştüğü anlara da şahit olmuştur tarih. Bütün bu şahitlikler sanatın istiğnasına zarar vermez, aksine onu kuvvetlendirir.
Kültürel iktidar meselesi tartışmaya başlandığından beri niceleri kültürün çok daha geniş bir kavram olarak ihmal edildiğinden dem vurur. İktidarla birlikte anıldığında daha çok sanata yönelik taraflarına ağırlık verildiğini ifade eder. El hak doğrudur. İktidarı merkeze alan bir bakışla değerlendirildiğinde, otoritenin ayıklayıcılığı kaçınılmaz elbette. Fakat bu ayıklayıcılık ve kurulan kavramsal çerçeve karşıtları tarafından da kabul edildiğini hatırlatmak icap eder. Oysa doğal bir alanı iktidarın dikenli telleriyle çerçevelemek, insanlığın kolektif hafızasından neşet eden doğal bir ürünü iktidarın etiketini yapıştırıp temellük etmek onu doğrudan tahrip etmek demektir. Bu biraz doğada var olan birtakım vitaminleri, birlikte sunulduğu mevye sebzelerle değil de onu belirli bir endüstriyel süreçten geçirilen bir hap olarak almak gibidir. Doğallığın ölümü insanın da ölümüdür. Mezkûr süreç birtakım vitaminler ya da gıdalar için makul görünebilir. Fakat hayattan beslenen sanat için söz konusu olamaz. İdeolojinin körlüğü de burada başlar zaten. Siz tarhana çorbasındaki vitamini tüketmek için onu bir hapa dönüştürdüğünüzde yalnızca tarhana çorbasının kültürünü değil beraberinde koca bir gastronomi kültürünü de hedef almış olursunuz. Bu epey tehlikeli ve sâri bir hastalıktır.
Peki bu hastalık ne derece yaygın? Türkiye’deki muhataplar bu hastalıktan ne kadar eminler? Yalnızca bu mücadelenin sürdüğü cephenin aktörlerinde değil, bu mücadele öncesi her iki muhatabın kazanımlarına bakıldığında da buna olumlu cevap vermek mümkün değil. Velev ki sanat ve edebiyat kısmıyla olsun “kültür”ün otantisitesi büyük oranda kayıptır. Bir anlamda gelenek diyebileceğimiz bu kaybın şiddetini, bir taraf onu yok sayarak diğeri de karikatürize bir şekilde kutsayarak artırıp durmaktadır. Hâliyle burada, gelenekten ve kültürün hayatiliğinden mahrum köksüz, sentetik bir ortamda tuhaf bir mücadele devam etmektedir.
Aslında her iki taraf, yine de belirli bir saygınlık ve derinlik imasına sahip kültürel ürünler kataloğundan kendilerine uygun seçimler yapadursun daha ciddi bir tehlike derinden büyümektedir. Popüler alanda neredeyse mukaddes addedilen bir kolaycılık, pragmatizm, neşeli ve reyting destekli malumatfuruşlukla beslenen bir antientelektüalizm, böylesi bir anlayışın yaygınlaştırdığı paçozluk, bayağılık ve sürekli maraz doğuran bir merhameti düstur bellemiş bir sanat anlayışı bütün bu iktidar çatışmaları arasında sessizce kendi iktidarını berkitir. Saydam ve omurgasız olması sebebiyle hâle ve vakte göre renk ve tavır alabiliyor olması da cabası. Bu omurgasızlık kültürel iktidar gazvesinin her iki muhatabının da iştahını artırır. Fakat kültürel iktidarın muhteris adayları burada da hedefi ıskalar. Çünkü kültür kadar iktidarı da es geçmiş olurlar. Bu hâliyle aynı seti, aynı kostümleri, aynı oyuncuları kullanan iki rakip firmanın gülünesi rekabetinden başka bir şey çıkmaz ortaya. Hep aynı konserlerin, dizi ve filmlerin sahne ışıkları ve kalabalıklarıyla kutsanan bir pazar yeridir burası. Burada iktidar da aynı şekilde kendini pazarlamaktan başka bir şey yapamaz.
Bu anlamda, söz konusu kültürel iktidar savaşı için tabiri caizse ontolojik değil sosyo-ekonomik bir varoluş mücadelesidir diyebiliriz. Var olmanın temel ontolojik değerlerinden habersiz bir kitle rağbet eder buna. Malumatfuruş bir yığınla arzıendam eden bit pazarında süren bu rekabet müşteriye odaklı bir ticari nesne olarak putlaştırılır. Ontolojik bir kaygı olarak görülmez. Yani bu varoluş mücadelesi kültürden ziyade iktidara iliştirilmiş ve bütün anlam ve besinini iktidardan alan bir söylem olarak tasarlanmıştır. Bir tarafıyla Hobsbawm’ın, bir tarafıyla Gramsci’nin resmettiği bir fotoğrafın unsurlarıdır en fazla.
Bu kültürel iktidar savaşının muhataplarından iktidar kanadında olanının 90’lardan itibaren belirginleşmeye başlayan, edebiyat, müzik kısmen tiyatro ve sinema alanında verdiği ürünlerin ideal ve evrensel bir seviyenin yakınından bile geçmiyor oluşu bu meselede yalnızca bakışta değil, beslendiği kaynakta da problem olduğunu göstermek için yeterlidir. Fakat diğer yandan, savaşın diğer muhatabı için de pek farklı bir tablo ortaya çıkmaz. Savaşın yürütüldüğü meydana erken gelmiş olmanın avantajı ve bunun sayesinde belirli bir meleke kesbetmiş olmanın üstünlüğüyle niceliğin mahiyetini ve etiketini belirleme tekelini elinde tutmaktadır sadece. Vaktiyle Batı’dan aldığı distribütörlük sayesinde yıllarca kendisiyle barışık geçinen iktidarların himayesinde palazlanan ve kendini fazlasıyla kutsamış, etliye sütlüye bulaşmadan kendi konforuna odaklanıp hep aynı şeyleri yeniden üretmekten başka bir şey yapmamıştır. Bu anlamda aslında akrabası olan ve aynı şeyleri yeniden üretmekten başka bir şey yapmayan Türk burjuvazisi ve sanayicisiyle akrabadır. İkisi de sadece tekelin muhafazasına odaklanmıştır. Hülasa edersek, her iki tarafa kısa bir bakış atıldığında bile anlaşılır ki aslında ortada bir savaş yoktur. Yalnızca teatral bir savaş sahnelenmektedir.
Bu sahneleme meselesinden devam edelim. Kültürel iktidar savaşı aslında farklı kültürler arasındaki bir mücadeleden ziyade farklı iktidar ihtimalleri arasındaki bir vekalet hatta temsil savaşı olarak tezahür eder. Çünkü iktidar da uzun zamandır bir sahne sanatıdır aslında. Farklı motivasyonları olan ve kimsenin tercihine bırakılmayan metazorik bir sahnelemedir. Sahnelenen İktidar’da Georges Balandier bunu hakkıyla anlatıyordu. “Büyük siyasi aktörler, gerçeğe imgeler üzerinden hükmeder. Ayrıca, bu sahnelerin birini veya diğerine yerleşebilir, onları birbirinden ayırabilir, onlara hükmedebilir ve kendini bir gösteride yeniden üretebilir. XIV. Louis’nin “eğlencelerinde” olduğu gibi, kral böylece aktör hâline gelir. Fransız operası bu siyasi sahanın üzerinde yükselmiştir” derken bunu kastediyordu. Terry Eagleton’dan öğrendiğimiz kadarıyla Hannah Arendt de “siyaset ile trajik tiyatro arasında” bir koşutluk görür.
Burada, Balandier’in aksine, Gramsci ya da Hobsbawm’ın göremedikleri husus şuydu: İktidar her zaman böyle bir yönelime sahipti. Fakat iktidarın içeriği ve tarzı farklıydı. Geleneksel dönemde Balandier’in de etraflıca anlattığı gibi iktidarın kültürel takviyeyle bağışıklık sistemini güçlendirmesi mümkündü. Oysa bugün bunun için çok daha fazlasına ihtiyaç var: Geleneğe.
Bir geleneğiniz, yani otantisiteniz olmadığı zaman gerçek de olsanız alelade bir sahne figürüne dönüşüveriyorsunuz. Yalnız siz değil bütün bir kültür de böyle bir dönüşüme zorlanıyor. Kültürü siyasi veya ideolojik etiketle pazarlamak nihayetinde onun doğallığına kastetmektir. Sonradan turizme açılan bütün destinasyonlarda, turistik yörelerde görülen tek tip, sakil turistik hediyelik eşyalarını düşünün. Bu anlamda, hangi yönüyle arzıendam ederse etsin kültür de böyle bir savaşta ancak buzdolabındaki magnet kadar olabilir. O da gelen misafirlere sanki hiç öyle değilmiş gibi yaptığınız bir gösterişin nesnesi bir magnetten ibarettir.
“Devletin gösteri devletine, bir illüzyonlar tiyatrosuna dönüşmesinden bahsediyoruz” diyordu Balandier. “İktidar artık bir ilk mit, kolektif imgelem ve gelenek iş birliğiyle imal edilen uzak bir figürle bağlantılı değildir. Sorumlularına bir mevcudiyet ve şöhret kazandıran, onları en çok bağlılık elde etmeye muktedir kişiler hâline getiren bir inşadır. Meclis sahnesi, artık neredeyse dışa kapalı bir evren değildir, kendileri için sergilenen (ve sıklıkla siyasi ünlülerle kısa karşılaşmalar biçiminde cereyan eden) dramayı belli bir mesafeden izleyen seyircilerin nazarına sunulur” diye ekliyordu. Böylesi bir iktidar tanımının hâkim olduğu yerde mesele çok daha ciddi ve hayatidir. Eğer gerçekten bir kültürel iktidar mücadelesi olacaksa bu hâlihazırda muhatap olunan iktidarı kültürle tahkim ve tezyin etmekten ziyade, kendisi bile bir magnete dönüşen iktidar kavramını kültürle aşılamak olacaktır.
Çünkü iktidarın, sahnenin elverdiği ölçüde dahi olsa, yönetme, rengini verme, kendini tabi kılma ya da yaşam ve üretim alanının sınırlarını belirleme iddiasıyla birlikte düşünüldüğünde kültürün yaşamsallığını doğrudan tahrif ettiğini söyleyebiliriz. Böylesi bir tahrifin kendinde ya da yarattığı muhayyel ötekide olması bu hakikati değiştirmez, sadece safları netleştirir. Kültür ise bütün kuşatıcılığıyla aslında ötekinin olmadığı bir genişlikte var olur. Onu görmek isteyen de gözlerini muhayyel ötekine kapatmak ve kendine odaklamak durumundadır.
Türkiye’de yürütülen kültürel iktidar mücadelesi, seviyesi itibariyle, iktidarların yarattığı panayırlarda dönem dönem sergilenen bir tiyatrodan ibarettir. Hatta bu fazlasıyla serbest çevrilen tercüme bir tiyatrodur. Eğer bu, bazılarının tekrar etmeyi çok sevdiği gibi, ideolojik anlamda Batı medeniyetinin kültürel iktidarına karşı çekingen bir mücadele ise bu hâliyle hayırlı bir yere çıkmayacağı aşikardır. Diğer yandan gerçek bir ontolojik tezahürden söz ediliyorsa ancak kültürün iktidarla zoraki evliliğinden vazgeçilerek mümkündür. Çünkü iktidar mücadelesi sizi bir ötekiyle aşılanmaya onunla aynı podyumda boy göstermeye, aynı ringde yumruk sallamaya götürür. Fakat ontolojik anlamda bir kültürel mücadele ise ötekisizliği idrak etmeyi ve onun kurallarına tabi olmayı ilzam eder.
“Varlığını bilinmezlik toprağına göm” buyuruyordu Ataullah İskenderî. Geleneğin en meşhur figürlerinden biri olduğu hatırlanırsa bir kesime isnat ettiğimiz gelenek körlüğü iddiasına da manidar bir hatırlatma olur. Kültür bütün şubeleriyle bunu gündelik hayatın içerisine gizlenerek yapar. En gizli olan en ortada olandır. Fakat iktidar, yalnızca yetkinin sahibi rolü üstlenen kesim olarak değil, o yetkinin sahibini kuvvetlendiren ikincil iktidar adayı olan kesim olarak da bugün görünmenin farz olduğu bir “videosfer”de yaşamaya zorlar bütün toplumu. Balandier’den öğrendiğimiz kadarıyla Jean-Marie Cotteret ise “gouverner, c’est paraitre” (Yönetmek, görünmektir) diyordu.
O hâlde Türkiye’deki kültürel iktidar mücadelesi hakikatli bir şeyleri göstermek mücadelesi değil, hakikate rağmen görünmek mücadelesidir. Görünmek bu kadar hastalıklı bir şekilde arzulandığında ya da salık verildiğinde bütün görünme araçları da haddinden fazla rağbet görecektir elbette. Hatta doğası itibariyle görünmeye pek itibar etmeyen sanatlar, zanaatlar bile görünmek için türlü türlü yollar arayacaktır. Bu da sistemin salık verdiği bir teşhirdir ve yalnızca piyasaya hizmet eder.
Peter Sloterdijk “Sanatta ilkin tanıklık önemlidir, ondan sonra devreye yaratma girer, bu iki işlevin düzenlenmesi başka türlü olursa, bu durumda sanat tutku ve uyuşturucu hâline gelir, bilgiçlik taslar, kendini zorlar, parlak sıkıntılarla dolu yoksunluğun aktarılmasının bir merkezi hâline gelir” diyordu. Oysa Kültürel İktidar mücadelesinde sanat sürekli cepheye sürülen bir er kıyafetiyle ortaya çıkıyor. Böylesi bir sanatın omzunda yetkisi ve yeteneği olduğunu gösteren birçok apoletin olmasıyla olmaması arasında bir fark yoktur. Nihayetinde kötücül bir hüküm doğrultusunda cepheye sürülmüş ve bir tahakkümün aracı olmuştur. Oysa Paul Celan’ın “Sanatın özgürlüğü hükmedici olmamasına bağlıdır” diyordu.
“Nietzsche de Şen Bilim’de “Ah, gerçekten anlayabilseydiniz, sanata nasıl ihtiyacımız olduğunu…” ama “bir başka sanata… sanatçılar için olan, yalnızca sanatçılar için olan bir sanata,” demişti. Nietzsche’nin bu serzenişini kültür için de kullanabiliriz. Aslında bütün bu kavgaların ve gevezeliklerin ötesinde sessiz sedasız kendi hayatına devam eden kültür için. Çünkü insan ancak ve sadece kendisi için bir şey yaptığında başkaları için de bir şey yapabilmiş olur. Kim bilir belki de başkası yoktur ve kültürel iktidar savaşı bize bu hakikati unutturmak içindir.