DİJİTAL TEKNOLOJİLER VE AKLIN KAMUSAL KULLANIMI


Emre Şan
1.Aklın Kamusal Kullanımının Yazı ile İlişkisi
Teknoloji tarihçisi Bertrand Gille’in ifade ettiği gibi tüm tarihsel devirler teknik sistemlerle ilgilidir.[1] Söz konusu teknik sistemlerin başında yazı gelir. Yazının icadı ile birlikte insanlar düşüncelerini somut bir biçime dönüştürme, bunları kayıt altına alma ve gelecek nesillere aktarma imkânı bulmuştur. Bu sayede bilgi birikimi artmış, bilimsel ve felsefi düşünce gelişmiş, toplumlar arasında iletişim ve etkileşim güçlenmiştir. Antik Çağ felsefesi açısından anlama ve kavrama Platon’un metinlerinden önce ve sonra aynı değildi. Sokrates ve Platon arasındaki sözlü diyalogdan yazılı ifade biçimine geçiş yeni bir kavrayışın yolunu açmış, farklı bir analiz ve sentez biçimi oluşturmuştur. Ardından matbaanın kullanımı ve Rönesans ile başka bir kavrama biçimi gelişir. Bilimde ve sanattaki dönüşüm yazının kamusal kullanımı ile bağlantılıdır. Michel Serres’in ifadesiyle, “Kitapların kütüphanelerde depolanması doksografların değerini düşürür ve belleğin yükünü azaltarak gözlemciyi ham olguların karşısına koyar ve böylece mekanik ve fiziksel deneyin ortaya çıkışına katkı sağlar.”[2] Matbaa modern bilimin doğuşunu tetikler. Bilgisayar sayesinde ise bambaşka bir kavrayış, analiz ve sentez biçimi oluşur. Yazının dijitalleşmesi ve tarihsel olarak sürekli evrilen hesaplamanın üretim biçimlerinin merkezine yerleşmesi toplumsal sistemleri dönüştürür. Bilgi işleme ve otomasyon teknolojilerinin gelişimi, dijital üretim ve tüketim biçimleri insanlığın bilgi birikimini istatiksel biçimde sermayeleştirir onu yapay zekanın fosil yakıtı hâline getirir.
Bilinç içerikleri, papirüs rulosu, kâğıt, matbaa, fotoğraf, radyo, sinema ve dijital ekranlar gibi tekno-sembolik taşıyıcılarda dışsallaşır. İçselleştirme ve dışsallaştırma süreçleri kartezyen bir ikilikten itibaren birinin diğerinin kaynağı olacak şekilde anlaşılamaz. Anlama yetisi sayesinde gerçekleşen içselleştirme ve dışsallaştırma aynı hareketin sonucudur.[3] Fakat bu süreci maddi bir aygıtın karşısında zihinsel bir içselleştirme süreci olarak anlamak da doğru olmaz, söz konusu olan Bernard Stiegler’in ifadesiyle psişik, sosyal ve teknik bireyleşmedir.[4] Düşüncenin ve içsel söylemin yazılı dayanakta dışsallaştırılması yorumlama ve eleştirel analiz imkânları ortaya çıkarır. Sözlü iletişimde bir başkasını dinlerken onun bilinç akışının zamansallığını izlemek zorunda olduğumuz için ortaya konan söylemin başına dönmek, argümanları kontrol etmek için kesintiler yapma imkânına sahip değiliz. Oysa yazılı metin bu imkânı sağlar. Dolayısıyla okumak deyim yerindeyse zamansal akışı geriye doğru deneyimleme olanağı sunar.
Nörobilimci Stanislas Dehaene’ye göre ise okumak, beynimizdeki görme merkeziyle konuşma dili arasında bireysel bir arayüz oluşturmaktır.[5] Böylece okuryazar kişi akış hâlinde olan içerikleri nesnelleştirebilir, teknik nesne sayesinde analiz ettiklerini yeniden sentezleyebilir. Yazının teknik bir süreçle kaydedilmesi, zaman içerisinde süreklilik gösteren bir olgunun mekânsal bir yapıya dönüştürülmesi anlamına gelir. Bu dönüşüm, söz konusu olgunun tekrar tekrar incelenebilir, parçalara ayrılabilir ve farklı düzenlemelerle yeniden bir bütün hâline getirilebilmesini sağlar.[6]
2.Aydınlanma ve Yazı
Günümüzün dijital platformlarının aklın kamusal kullanımını nasıl etkilediğini araştırmak için Kant’a dönmeliyiz. Şu hâlde, Kant’ın Aufklarung hakkında sorduğu sorunun yazının kullanımı ile bağlantısını araştırarak devam etmek istiyorum. Kant’ın Aydınlanma üzerine metninin girişi şöyle başlar: “Aydınlanma, insanın kendi suçuyla düştüğü ergin olmayışından çıkmasıdır. Ergin olmayış, [kişinin] kendi aklını (Verstand) başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamamasıdır. Ergin olmayış, eğer akıldaki bir eksiklikten değil de aklı başkasının kılavuzluğu olmadan kullanma kararlılık ve cesaret yoksunluğundan kaynaklanıyorsa işte [bu] insanın kendi suçudur. Sapere aude! Bilmeye cesaret et! Bu aynı zamanda Aydınlanmanın sloganıdır.”[7] Şu hâlde, yurttaşlar yasaların, toplumsal normların kaydedildiği yazılı metinlerin karşısında eleştirel zihinlerini kullandıklarında, yani kendi akıllarının kamusal kullanımını gerçekleştirdiklerinde aydınlanma gerçekleşir.
Kant Aydınlanmayı, insanın çocukluktan erginliğe geçtiği insanın vesayet durumundan çıkması süreci olarak tanımlar. Vesayet durumu, insanın kendi anlayışını bir başkası tarafından yönlendirilmeden kullanamaması anlamına gelir. Kant bu duruma üç örnek verir: Bir kitap anlayışımızın yerini aldığında, bir din adamı vicdanımızın yerini aldığında veya bir doktor diyetimize karar verdiğinde. Tüm bu durumlarda insan, kendi adına düşünmek için anlama yetisini kullanmak yerine, bir başkasının kendisine yol gösterme yetkisini sorgusuz sualsiz kabul eder. Kişi kendi aklını kullanmaktan aciz hâle gelir çünkü içinde bulunduğu mekanik sistem bunu denemesine izin vermez. “Oysa kamuoyunun kendi kendini aydınlatması daha olasıdır; hatta bütünüyle özgür bırakılsa, aydınlanma neredeyse kaçınılmaz olur.”[8] Bu cümle girişteki iddialarla birlikte okunduğunda makalemiz için daha anlamlı olur. Aydınlanmanın gerçekleşmesi için kolektif bir hareket gerekir. Kant’ın bireysel ve kolektif aydınlanma arasında kurduğu ilişki yukarıda bahsettiğimiz psişik, sosyal ve teknik bireyleşme meselesi için önemli bir referanstır. Kant’a göre, kitlenin içinde bağımsız düşünenler insanın kendi başına düşünme görevini yayacaklardır. Dolayısıyla aklın kamusal kullanımı okuyucular dünyasına bir çağrı ve dolaylı olarak da siyasi otoriteye bir tür sözleşme önerisi olarak ortaya çıkar.
Kant aklın özel kullanımı ve kamusal kullanımı arasında bir ayrım yapar. Bir kimsenin kendisine verilmiş bir görev ya da makamda kendi aklından yararlanma olanağı aklın özel kullanımı anlamına gelir. Memur, vatandaş ve din adamının görevlerini yerine getirme biçimleri buna örnek olabilir. Dolayısıyla özel kullanım aydınlanmayı engellemese bile belli durumlarda kısıtlanabilir. Kant, aklın kamusal kullanımını, bireyin bir bilgin olarak kamuoyuna hitap etmesi ve onu bir okur kitlesine dönüştürmesi şeklinde tanımlar. Makalemiz için önemli olan aklın özel ve kamusal kullanımı arasındaki asimetridir. Her birey, aklın kamusal kullanımını gerçekleştirdiği sürece bir bilgin olarak okuyucular dünyasına (Leserwelt) seslenebilir. Dolayısıyla, aklın kamusal kullanımının faili herhangi bir birey olabilir ve bu kullanımın muhatap kitlesi geniş bir çerçevede şekillenir. Buna karşın, aklın özel kullanımının faili her birey olamaz; özel kullanımın muhatap kitlesi belirli sınırlar dâhilinde tanımlanır. Aklın bu iki kullanım biçimi arasındaki ayrım, yalnızca memur veya akademisyen gibi farklı toplumsal konumlar arasındaki bir farklılık olarak ele alınamaz; daha ziyade, belirli bir toplumsal konuma sahip olmak ile konumsuzluk arasındaki bir ayrım olarak değerlendirilmelidir. Nitekim, her birey toplumsal statüsünden bağımsız olarak kamusal aklı kullanma ve düşüncelerini geniş bir kamuoyuna iletme kapasitesine sahiptir. Önemli olan kamusal kullanımda okuyucuların dünyasının sembolik ortamına hitap etmektir. Kamusal topluluk bu sembolik etkileşim mekânlarında inşa edilir. Bu yüzden kamusal akıl bireyleri atomize eden, onları kısıtlayan varoluş tarzlarına indirgeyen etkileşim mekânlarında işlemez. Kamusal akıl toplumsal bir görev gibi işler. Gelgelelim, bilgi aktarımı ve eleştirel düşünce sembolik paylaşımı etkileyen teknolojik düzenekleri gerektiriyorsa, bu desteklerin kim tarafından ve nasıl kontrol edildiği, kim tarafından ve nasıl toplumsallaştırıldığı sorusu ortaya çıkar.
Şu hâlde, Kant’ın savunduğu aklın kamusal kullanımının, onaltıncı yüzyıldan beri vicdan özgürlüğü olarak bilinen şeyden farklı olduğunu söyleyebiliriz. Aklın kamusal kullanımı kişinin istediği gibi düşünme hakkını güvence altına alma meselesi değil, kurumlarını dönüştürme ve geliştirme olasılığı bulunan akıl yürütmeleri sunma şeklindeki ikili hak ve görevdir. Makineden fazla bir şey olmak sadece serbest olmak demek değildir, aynı zamanda bir sorumluluk işidir. Düşünmenin getirdiği bir sorumluluk işidir.
Peki, Kant’ın felsefeye soktuğu bu yeni soru türünü, yani Foucault’nun deyimiyle düşünmenin eleştirel tarihini bugün nasıl anlamalıyız? Güncellikle ilişkisi içinde felsefeye özgü görev nedir?[9] İçinde yaşadığımız dijital çağda aklın kullanımının gerektirdiği kamusal ortamın koşulları nelerdir? Eleştirel felsefe bilişsel becerilerimiz üzerinde yükseliyorsa günümüzde eleştirinin olanakları ve çıkmazları nelerdir?
Bu sorulara yanıt aramak için Kant’tan günümüze yazılı içerik ve dayanağı arasındaki ilişkinin değişimine odaklanalım. Yirmibirinci yüzyılın başında teknoloji şirketlerinin yükselişiyle birlikte kamusal alan dijital devrim tarafından yönlendirilen derin bir değişim geçirir. Dijital teknolojiler, bilginin nasıl yayıldığını, sosyal hareketlerin nasıl organize edildiğini ve siyasal müzakerelerin nasıl yürütüldüğünü yeniden tanımlar. Dolayısıyla teknik sistemler içine doğdukları toplumsal sistemleri askıya alarak kamusal alanın dönüşümünü şekillendirir. Söz konusu değişimin makalemizin konusu açısından sonuçları bulunur. Kamusal topluluk ve okurlar dünyası iletişim araçlarının her yerdeliği ile niceliksel olarak artmıştır, kamusal mekânlar ise homojenleşmiştir. Kamusal alanda kimin konuştuğu değil neyin konuşulduğu öne çıkmaktadır. Günümüzde sıradan bir internet kullanıcısı küresel kamuoyuna ve genel iradeye hitap edebilecek araçlara sahiptir. Şu hâlde, iletişim ve toplum arasındaki ilişki teknoloji felsefesinin ana konularından biri hâline gelir. Teknolojik devrimleri araştıran Michel Serres’in ifadesiyle, “dil formunda aktarılan bilgiyi cezbedici aurası, performatif karakteri ve doğruluk değeri olmak üzere üçe ayırırsak, birincisini temsilen medya, ikincisini temsilen yönetim ve yargı ve son olarak da üçüncüsünü temsilen bilimler, onun sacayağını oluşturur.”[10] Ona göre teknolojik gelişmeler ile birlikte bunlar Batı toplumlarındaki egemen erkler hâline gelmişlerdir. Bu süreçte, doğru bilgi ile erişilebilir enformasyon arasındaki sınır giderek belirsizleşmekte, küresel kamuoyu ise giderek bilgiden ziyade sıradan ve yüzeysel enformasyona alışmaktadır. Bu durum, toplumsal gerçeğin temsili açısından önemli sorunlar doğurmaktadır. Dijital çağ öncesinde bilgi ve enformasyon arasındaki mesafe belirgin iken, günümüzde bu farkın giderek kapanması, aklın işlevleri üzerinde önemli sonuçlar yaratmaktadır. Enformasyonun bilimsel ve teknik anlamı, onun istatistiksel ilişkiler çerçevesinde değerlendirilmesini gerektirirken, popüler kullanım bağlamında enformasyon, yalnızca bir şeyden haberdar olma düzeyine indirgenmektedir. Bu bağlamda, enformasyon yeterince işlenmemiş, özümsenmemiş ve derinlikten yoksun bir bilgi biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Enformasyonun yayılma hızının ve bolluğunun artması, pratik bilgi, yaşam bilgisi ve kuramsal bilgi arasındaki ayrımları bulanıklaştırarak bilginin niteliğini ve işlevselliğini zayıflatmaktadır.
Öyleyse, enformasyonun kamusal etkisinden ziyade, aklın kamusal kullanımında enformasyonla nasıl bir ilişki kurduğumuz ve onu nasıl işlediğimiz ön plana çıkmaktadır. Enformasyon teknolojileri aracılığıyla, insanlık kültürünün farklı unsurlarını istatistiksel sınıflandırmalara tabi tutmak mümkündür. Özellikle veri bilimi araçlarının tıp ve mühendislik gibi alanlarda kullanımı, istatistiksel modellerin yeni örüntüleri keşfetmesini sağlayarak daha önce çözülememiş sorunlara yönelik yenilikçi çözümler sunabilmektedir. Ancak, kuramsal disiplinlerde ve özellikle yorum gerektiren toplumsal meselelerde büyük veri setleri her zaman güvenilir ve geçerli sonuçlar üretmemektedir.
Örneğin, yapay zekâ ile kurulan iletişimi yalnızca komutların ve talimatların yerine getirilmesi ya da hazır bilginin edinilmesi şeklinde sınırlamak dar bir perspektif sunar. Bilgiye sahip olmak, yalnızca ona erişmekten ibaret değildir; bilginin inşa edilmesi, özelleştirilmesi ve yorumlanması gereklidir. Bununla birlikte, yeni teknolojilerin bilginin içselleştirilmesi ve hafıza kullanımı üzerindeki etkisi, aklın etkin işlevlerini dönüştürmektedir. Hafıza artık yalnızca bireysel ve biyolojik bir süreç olmaktan çıkmakta, teknik cihazlarla desteklenen bir yapı hâline gelmektedir. Bu durum, belleğin ve bilginin depolanmasına ilişkin belirli işlevlerin kaybedildiği yönünde bir algı oluşturabilir; ancak, aynı zamanda bilişsel yetilerimizin teknik nesnelerle dönüşüme uğradığını ve yeniden şekillendiğini de göstermektedir. Bu nedenle, doğal ve yapay bellekler arasında basit bir iyi-kötü ayrımı yapma eğiliminden kaçınılmalıdır.
Özellikle büyük veriyle başa çıkabilmek için analiz kapasitemizin makinelere her zamankinden fazla bağımlı hâle geldiği görülmektedir. Hesap makineleri ve algoritmalar, zihinsel işlemsel görevleri devralarak, bilişsel işlevlerin dışsallaştırılması sürecini hızlandırmaktadır. Bunun ilk sonucu, bireysel ve öznel olarak tanımlanan bilişsel işlevlerin, dışsallaştırıldıklarında kolektif ve nesnel bir boyut kazandıklarının fark edilmesidir. Öte yandan, analiz yetisinin giderek otomatikleşmesi, bizi felsefi bir mesele olarak otomasyon sorunuyla yüzleşmeye zorlamaktadır. Bu noktada, teknoloji felsefesinin temel amacı, otomasyonun doğasını yeniden düşünmek ve genel otomasyon çağında bireysel ve kolektif özerkliğimizi nasıl yeniden inşa edebileceğimiz sorusuna yanıt aramak olacaktır. Günümüzün temel problemi, bilişsel süreçlerin endüstrileşmesi olarak tanımlanabilir; ancak, bu sorunu otomasyonu sınırlayarak değil, içselleştirme ve dışsallaştırma süreçleri üzerinden ele almak gerekmektedir. Teknolojiyi içselleştirmek bizi varolan durumdan bir çatallanmaya götürebilir. Otomatikleşme tarihsel olarak teknoloji ile kurduğumuz en doğal ilişki biçimidir ama onun bilgiyi dogma hâline getirmesinin önüne geçmek gerekir. Yeni teknolojiler ile ilgili bilgi üretmeli ve eylem kapasitemizi arttırmalıyız. Toplumsal gerçeği icat eden, küresel okuyucu dünyasına erişen dijital teknolojiler ile yaşamayı öğrenmeliyiz.
Peki küresel okuyucu dünyasına hitap eden, Alphabet (Google), Amazon, Meta (Facebook), Apple ve Microsoft gibi teknoloji devlerinin yöneticileri günümüzün aydınlanmacı figürleri midir? Google, her bir kullanıcı sorgusu için milyonlarca olasılık arasından en uygun web sayfalarını bulmayı; e-ticaret siteleri en iyi ürünleri en iyi fiyata bulmayı; sosyal medya siteleri arkadaşlardan gelen güncellemelerden benzersiz, kişiselleştirilmiş bir akış oluşturmayı, yapay zekâ şirketleri tüm sorulara en doğru cevapları vermeyi, detaylı metinler ve görseller oluşturmayı vaat etmektedir. Söz konusu içerikler ve uyaranlar giderek hızlanan ve akışkanlaşan zaman deneyimi içinde daha hızlı karar vermemizi sağlar. Dijital araçlar sayesinde kararlarımız için farklı seçenekler arasında ayrım yapmak, bilgileri analiz etmek hiç olmadığı kadar otomatize olmuş durumdadır. Öyleyse söz konusu inovasyonlara karşı çıkmak aydınlanma ideallerinden vazgeçmek midir?
Eleştirel düşünce anlayışı, bir bilginin veya mesajın değerlendirilmeden önce kaynağının tespit edilmesi gerektiği ilkesine dayanır. Ancak, yapay zekâ ile kurulan iletişim biçimi, bu temel ilkeyi göz ardı ederek işlemeye başlar. Eğer metinlerin, seslerin veya görsellerin hangi aktörler tarafından üretildiğini kesin olarak bilemezsek, dijital kamusal alanda dolaşan bilgiye güvenmek ve onu doğruluk temelinde kabul etmek mümkün müdür? Gerçekten de, görsel ve yazılı içeriklerin güvenilirliğine dair temel varsayımlar ortadan kalktığında, aklın kamusal kullanımı nasıl sürdürülebilir olacaktır? Otomatik olarak üretilen ve herhangi bir eleştirel süzgeçten geçmeksizin dolaşıma giren metinler, nesnellik ve ciddiyet görüntüsü altında her türlü dezenformasyonu yayma kapasitesine sahiptir. Dahası, standartlaştırılmış bir dil aracılığıyla doğru bilgilerle harmanlanan yanlış içerikler, özellikle siyasi propaganda bağlamında fark edilmesi daha güç hâle gelir. Bu durum, yalnızca hatalı bilgi üretiminin artmasına değil, aynı zamanda yapay olarak üretilen sahte görsellerin ve metinlerin neredeyse anında küresel ölçekte yayılmasına olanak tanıyarak dezenformasyonun etkisini artırır. Bu süreçte bireylerin sembolik üretime katılımının sınırlandırılması, yaşam bilgisi ve kuramsal bilgi edinme süreçlerini sekteye uğratarak bireyselleşme olanaklarını kısıtlar. Araştırma, değerlendirme ve müzakere gibi zihinsel faaliyetlerin sistematik biçimde bilgi üretim süreçlerinden dışlanması, yalnızca bireysel düşünme pratiklerini değil, aynı zamanda kamusal akıl yürütme mekanizmalarını da zayıflatır. Sonuç olarak, toplumsal kaynakların kamu yararına bilgi, işlevsel yapılar ve kurumsal sistemler üretme kapasitesi azalırken, bilgi kirliliğinin ve manipülasyonun giderek derinleştiği bir ortam oluşmaktadır. Wolfgang Streeck’in ifadesiyle bir tür sosyal entropi ile karşı karşıyayız.[11]
- Aklın Dijital Kamusallığı
Aklın kamusal kullanımı geleceği öngörmek, bir tür beklenti yönetimi yapmaksa teknoloji devlerinin bir sonraki hamlesi olan yapay zekâ modelleri bunu bizim için yapabilir mi? İnsan müdahalesinden arındırılmış ve otomatize edilmiş bir gelecek senaryosu mümkün müdür? Bu konuda çalışmalar yapan Fréderic Neyrat’a göre günümüzde bilgisayar tabanlı tedbir toplumları olan öngörü toplumlarında yaşıyoruz. Ona göre öngörü, duyularla algılanamayan nesnelerin hayalî olarak algılanması ya da sıradan algıyı aşan konuları algılama yeteneğidir. Öngörü toplumları işte bu fanteziyi teknoloji yoluyla senaryolaştırmaya girişir.[12] Böylece senaryo planlama tekniği geleceği kontrol altına alacak teknolojik bir aklın girişimi hâline gelir. Néyrat’a göre öngörü toplumları Foucault’nun geçmişi hedef alan disiplin toplumlarından ve Deleuze’ün şimdiyi kontrol altına almaya çalışan denetim toplumlarından farklı olarak geleceği öngörmeye çalışır.
Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu kitabında öne sürdüğü disiplin toplumları hapishaneyi model alan kapatıp kuşatma ortamlarına benzer. Birey sürekli her biri kendi yasalarına sahip olan kuşatma mekânından diğerine geçerek yaşamını sürdürür. Aile, okul, kışla, fabrika ara sıra hastane ve olasılıkla hapishane insan bedenini, davranışlarını ve alışkanlıklarını sürekli yeniden şekillendirmeyi hedefler. Disiplin kurumları her şeyden önce geçmiş katmanlarla ilgilenir. Geçmişin bilgisi iyi gelişmemiş, yetersiz eğitim almış, kötü muamele görmüş, sapkın bireylerde neyin düzeltilmesi gerektiğini gösteren bilgidir. Deleuze ise 1990 tarihli ünlü makalesi “Denetim Toplumları Üzerine Ek”te[13], disiplin toplumlarından denetim toplumlarına geçtiğimizi öne sürer. Bunlar şimdiyi gerçek zamanda denetim altına almaya çalışan toplumlardır. Dolayısıyla disiplin toplumları geçmişle ilgilenirken denetim toplumları her an her yerde şimdiyi kontrol etmeye çalışır. Deleuze’ün denetim toplumu kavramı, Foucault’nun disiplin toplumundan hareketle geliştirilmiştir. Disiplin toplumlarında birey her zaman yeniden, hep yeniden başlamaktadır (okuldan kışlaya, kışladan fabrikaya), oysa denetim toplumlarında kimse herhangi bir şeyi bitirecek durumda değildir. Denetim sınırları olmayan bir modülasyondur, her an her şey tamamen değişebilir bu yüzden hiçbir şey asla sonuca ulaşmaz. Bireylerin davranışları, ihtiyaçları ve arzuları iktidar tarafından dinamik olarak izlenir ve manipüle edilir. Bu süreçte, özgürlük yanılsaması yaratılırken, bireyler farkında olmadan bir tüketim ve denetim döngüsüne çekilir. Bireyler bölünür hâle gelirken, kitleler verilere, piyasa araçlarına dönüşürler. Söz konusu denetim mekanizmalarını, özellikle de teknolojinin etkisiyle, daha akışkan ve yaygın hâle gelmiştir. Dolayısıyla Deleuze’ün kavramlarını teknoloji, medya ve endüstriyel süreçler bağlamında yorumlamak gerekir. Örneğin dünyada ve ülkemizde 1990’lar sonrası disiplin kurumlarından denetim toplumlarına geçişte televizyonun oynadığı rolü araştırmalıyız. Disiplin normları işte ve okulda güçlerini yitirirken televizyon bir regülasyon aracı olarak kullanıldı yani toplumu daha mekanik bir düzene adapte etti.
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini bitirirken denetim toplumları veri sistemleri ve bilgisayarlarla bireylerin izini hiç olmadığı kadar sürer ve onları gözetler. Fakat bu Foucault’nun panoptikon örneğindeki gibi bir gözetleme değildir. Bugün böyle bir mimariye ihtiyaç yoktur çünkü sürekli bizi dinleyen bir cep telefonu yeterlidir. Denetim altında tutmak, yukarıdan izlemek ve gözlemek değil, bireyleri bilişsel araçlara bağlamanın ve bu amaçla sürekli değişen ekipmanlar edinmenin bir yoludur. “Denetim olup bitenleri, gerçek zamanlı olarak düzenlemenin en iyi yoludur. Bu düzenleme, ‘nesnelerin interneti’ olarak adlandırılan ve makine-insan ya da insan-insan iletişimini geride bırakan makine-makine iletişimi tarafından giderek daha fazla yapılmaktadır.”[14] Denetim toplumlarında önemli olan veriler arası bağlantıların otomatikleşmesidir. Bireylere ait tüm veriler, alışveriş, harcama, webdeki izler işlenir ve profiller oluşturulur. Gelgelelim teknolojik panoptikon gözetleme ve denetim ile yetinmez. Otonom bilişim ve bilgisayar sistemleri olup bitene gerçek zamanlı tepki verebilme kapasitesine sahiptir. Milyonlarca cihaz ve veri noktası aynı anda gerçek zamanlı olarak izlenebilir durumdayken bireylerin ve toplumların davranışları üzerine tahmin yapmak teknoloji şirketleri için kaçınılmazdır. Söz konusu tahmin sosyal ilişkilerin yapısını ve sonuçlarını, tüketim davranışlarını ve hatta seçim sonuçlarını bilmek ve buna göre konum almak için kullanılır. İşte bu öznenin önceden denetimi fikrini doğurur. Bir öznenin gidişatını izleyebiliyorsak, onu eylem anında gafil avlayabiliyorsak, öznenin gelecekte ne yapacağını da bilebiliriz. Böylece onu önceden denetim altına alabiliriz. Dijital teknolojinin bu aşaması denetim toplumundan öngörü toplumuna geçişin başlangıcıdır: “akıllı bir elektronik ortamın nihai hedefi, bireyin eyleminden önce harekete geçmek ve karar vermek olacaktır.”[15] Bilgi toplayan ve işleyen yazılımlar, algoritmalar bu nedenle hazırlanmıştır. Algoritmalar beklenen davranışlar hakkında korelasyonlar üretirler. Böylece veri madenciliği yeni örüntüler keşfetmek için kullanılır.
Dolayısıyla öngörü denetimin ve yönlendirmenin aşırı yoğunlaşmasıdır. Öngörü toplumlarının hedefi artık olasılıkların kesinliğe indirgenmesidir. Fakat olasılıkları kesinliğe indirgemek senaryolaştırma fikrinin doğasına aykırıdır. Senaryonun amacı aslında akla yatkın alternatifleri göstermektir. Fakat burada sorun geleceği ortadan kaldırmak onu sınırlamak için yapılır. Öngörü toplumları eylemleri izlemek ve denetlemek yerine onları önceden göreceği bir geleceği inşa etmeye girişir. Makineler önceden görerek, öznelerin niyetlerini tespit etmeye çalışır fakat bunu yaparken niyetleri ve eylemleri birbirine eşler oysa ikisi arasında bir süreksizlik bulunur.[16] Diğer yandan bireyin eylemlerinin bölünmesi ve bölünebilir olanı izlemek her zaman doğru sonuçlar vermez. Makinelerin heterojen olan birçok unsuru (yaş, meslek, köken, zevkler vs) homojenleştirerek öngörülebilir davranışlar elde etmeye çalışması senaryolaştırma açısından yanlışlığa yol açar. Algoritmaların araçsal aklı, insanın ihtiyaçlarını hesaplamaya, planlamaya ve denetlemeye çalışır. David Chandler’in ifadesiyle büyük veri, insanın değil, verinin iş yaptığı insan ötesi bir dünyayı vaat eder.[17] Büyük veri analitiğinde, araçsal akıl insanlar adına seçimler yapan ve ihtiyaçları belirleyen ve algoritma mantığına dayanarak insan düşüncesi ve davranışı hakkında varsayımlarda bulunan algoritmaların aktörler hâline geldiği bir biçim alır.
[1] Bertrand Gilles, Histoire des techniques: Prolégomènes à une histoire des techniques, Paris, Gallimard, 1978, s. 18.
[2] Michel Serres, İnsanlanma (Hominescence), fr. çev. İlhan Burak Tüzün, İzmir, Livera, 2024, s. 254.
[3] Bernard Stiegler, La technique et le temps vol. I-II-III; suivi de Le nouveau conflit des facultés et des fonctions dans l’anthropocène, Paris, Fayard, 2018, s. 181.
[4] Bireyleşme kavramı için bkz. Gilbert Simondon, L’individuation psychique et collective, Paris, Aubier, 1989. Bernard Stiegler’in bireyleşme fikrinin açıklaması için bkz. Emre Şan, Teknoloji Felsefesi Problemleri: Yazı, Bellek, Dikkat, Ankara, Akademim, s. 35.
[5] Stanislas Dehaene, La Conversation scientifique, Entretient avec Etienne Klein, France Culture, 11 Ocak 2025. Ayrıntılı bir analiz için bkz. Stanislas Dehaene, Beyin Nasıl Okur? Okumanın Bilimi ve Evrimi, İstanbul, Alfa, 2017.
[6] Aslında fotoğraf da benzer bir kayıt yöntemidir. Etienne-Jules Marey’in 1887’de geliştirdiği “foto-tabanca” sayesinde hareket hâlindeki bir atın farklı anları fotoğraf karelerine bölünerek, hareketin sürekliliğinin mekânsal bir dizilimle temsil edilmesi imajlar için benzer bir ayrıklaşmayı mümkün kılmıştır. Bu sayede, sanatçılar dört nala koşan bir atın hareketlerini ilk defa gerçekçi bir şekilde tasvir edebilme imkânına kavuşmuşlardır. Marey’in bu çalışması, Lumière kardeşlerin sinematografı icat etmelerine öncülük ederek hareketli görüntülerin kaydedilmesi ve sunulması konusunda önemli bir dönüm noktası olmuştur.
[7] Immanuel Kant. “Aydınlanma Nedir?” Sorusuna Yanıt” (1784), Aydınlanma Nedir?, çev. M. Barış Albayrak, İstanbul, Albaraka, s. 27.
[8] Immanuel Kant. “Aydınlanma Nedir?” Sorusuna Yanıt” (1784), Aydınlanma Nedir?, s. 29.
[9] Michel Foucault, Eleştiri Nedir? –ve ardından– Kendilik Kültürü, çev. Murat Erşen, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2020, s. 78.
[10] Michel Serres, İnsanlanma (Hominescence), s. 237.
[11] Wolfgang Streeck, “The Post-Capitalist Interregnum: The Old System Is Dying, but a New Social Order Cannot Yet Be Born”, Progressive Review, 23(2), 2016, 68-77.
[12] Frédéric Neyrat, “Geleceği ele geçirmek. Öngörü toplumları çağında zaman ve politika”, Cogito “Gelecek”, İstanbul, YKY, s. 166.
[13] Gilles Deleuze, Müzakereler, 1972-1990, çev. İnci Uysal, İstanbul, Norgunk, 2006, s. 198.
[14] Frédéric Neyrat, “Geleceği ele geçirmek. Öngörü toplumları çağında zaman ve politika”, s. 169.
[15] Frédéric Neyrat, “Geleceği ele geçirmek. Öngörü toplumları çağında zaman ve politika”, s. 170.
[16] Frédéric Neyrat, “Geleceği ele geçirmek. Öngörü toplumları çağında zaman ve politika”, s. 171.
[17] Christian Fuchs, Sosyal Medya Eleştirel Bir Giriş, çev. Diyar Saraçoğlu ve İlker Kalaycı, İstanbul, Nota Bene, s. 85.