DİLSİZLER DİLE KAVUŞUNCA: MUHYÎ-İ GÜLŞENÎ VE BÂLEYBELEN’İ


Nurullah Koltaş*
Çü bu dilde niçe sır zâhirdür
Sonra bunun gibi dil nâdirdür
Muhyî-i Gülşenî
Dünyanın, kelime yapısı ve dilbilgisi bakımından birbirinden farklı diller konuşan milletlerden oluştuğu bir vakıadır. Bir beldede konuşulan diller bir yana, aynı şehirde bile farklı dil ailelerine mensup dillerin konuşulması yine olağan bir durumdur. Bunun doğal bir sonucu sanat ve edebiyatta öne çıkan çeşitlilik muazzam bir birikimi husule getirirken, Wittgenstein’ın deyişiyle “dünyamızın sınırları”nı belirlercesine canlı bir olgu olarak dilin soyut ya da somut tezahürlerinin hüviyetimiz üzerindeki etkisine tanık olunur. Bu etki, diğer beldelerde olduğu gibi İslam âleminde de dönem dönem ilim ve sanatta ortak bir dil paydası tesisi için birtakım arayışlara yön vermiştir. Kültürel çeşitlilik ile birlikte ortaya çıkabilecek ayrılıkların ya da ortaya çıkması muhtemel ilmî ya da kültürel gecikmenin önünü almak üzere, insanlığın ilk dilinin ne olduğundan bir zümre için tesis edilen yapay dillere kadar çeşitli dil arayışları gündeme gelmiştir.
Böylece ilk dili bulma uğraşı, insanlık tarihinde üzerine hayli kafa yorulan bir husustur. Hristiyan dünyada, Eski Ahit’te sözü edilen Babil hadisesinden önceki dile erişme gayesi, kuşaktan kuşağa aktarılmış bir kayıp hazine izlenimi vermektedir. Mezkûr Babil meseline göre, insanoğlunun kullandığı ortak dil, azgınlaşmalarının bir cezası olarak karıştırılmış ve böylece birbirinden farklı diller oluşmuştur. Dildeki ayrışma öncesine yani herkesin tek dili kullandığı birlik hâline dönüş, bazı dönemlerde daha da yoğunlaşarak ortak bir ideale sevk etmiştir. Bunun bir süreği olarak Batı’da ve Doğu’da filoloji ve dilbilim sahalarında, “cennetin dili”, “Âdem’in dili” gibi kök dil konusunda çeşitli arayışlar ortaya çıkmıştır. İnsan merakı dizginlenemez olduğundan, arayışların yönü bir süre sonra yapay (artificial language) ya da model dillere yönelik belli bir ilgiye evrilmiştir. İnsanın anlam arayışıyla paralel bu ilgi, basitten karmaşığa doğru seyreden birtakım çalışmaları tetiklemiştir. Öncelikle tabii diller bir başlangıç noktası oluşturmuş, ardından devşirme olsun ya da olmasın belli kurallara odaklanarak yeni dilleri inşa imkânı aranmıştır.
Tabii diller (natlang; natural language), kuralları konmadan önce mevcut olan dilleri tanımlarken, inşa edilen dillerin (conlang; constructed language) kuralları kullanılmaya başlanmazdan evvel kurgulanmıştır. Bir mühendislik sonucu oluşturulan ya da kurgulanan diller (engineered language) kendi içinde felsefi diller, mantıksal diller ya da deneysel diller şeklinde sınıflandırılabilmektedir. Ayrıca uluslararası iletişim sağlamak adına oluşturulan yardımcı diller (auxlang; auxiliary languages) yanında estetik bir zevk için inşa edilen sanatsal diller (artlang; artistic languages), hatta bazen bir kavramı temsil için kelime ya da sesten ziyade yazılı sembollerden mürekkep bir yazma sistemi olarak pasigraphy çalışmaları ortaya konmuştur.
İhdas ve inşa edilmeye çalışılan bu dillerde lafız/forma odaklanma öne çıkarken, mana/içeriği temel alıp Gematria ve Cifr gibi rakam ve harflerle simyevi yönlerin etkili olduğu diller yanında, mistik yönlerin yapı taşı kabul edildiği dil örneklerine de rastlanmaktadır. Sözgelimi, müzisyen ve yazarların azizesi kabul edilen Bingenli Hildegard isimli bir başrahibenin, manastırlardaki rahibeler arasında bir anlayış birliğini tesis için Lingua ignota isimli bir mistik dil ihdas ettiği aktarılmaktadır. Hildegard, ilk dönem kaleme aldığı eserlerde daha ziyade tıp ve bitki, hayvan türleri üzerine birtakım görüşler ortaya koyarken, Scivias ve daha sonraki eserlerinde ilahi ilhama eriştiğini dile getirmektedir. Ne var ki Hildegard’ın dilinden günümüze yalnızca kelimelerden oluşan bir liste ulaşabilmiştir ve bu kelimeler özellikle Tanrı, melekler ve ibadetlerle alakalı dinî bir arka plana aittirler. Herhangi bir dilbilgisi sistemi hatta fiiller bile olmadığı için de Benveniste gibi dilbilimcilere göre söz konusu kelime listesi, anlambilimsel (semantik) değil kelimelerin kastettikleri bakımından ancak göstergebilimsel (semiyotik) çerçevede ele alınabilir.[1]
Köken ya da yapay dili konu alan dil çalışmaları 16. ve 17. yüzyıllarda ivme kazanmış, bazı dilciler evrensel bir dil icadı üzerine çalışmışlardır. Cave Beck (1623-1706), Ipswichli bir din adamı ve okul müdürü olup nümerik sisteme dayalı evrensel bir dil oluşturma çabasıyla 1657’de Universal Character’i kaleme almıştır. Kitabın tam ismi ise “Dünyadaki Tüm Milletlerin Ana Dillerini Ortak bir Metinden Okuyarak Kendi Kavramlarını Anlayabilecekleri Evrensel Karakter (Universal Character).” Yazar, aynı başlığın devamında gramer yönergelerini izlemek suretiyle iki saat içinde öğrenilebileceği ve dilin yazılı olduğu kadar sözlü olarak da pratiğe dökülebileceği iddiasında bulunmaktadır. 4000 civarında elzem kabul edilen kelime ya da kökten (radicals) oluşan bu dilde, her köke bir sayısal değer atfedilmiştir (1’den 3996’ya kadar). Ortaya çıkan dil, belli ön eklerle köklerden her biri bir isim, zamir, fiil, zarf, sıfat, vb. unsurlara dönüştürülebilmektedir. Diğer taraftan, Gottfried Leibniz tarafından 1678 yılında lingua generalis ya da lingua universalis ismiyle takdim edilen felsefi dil, genel itibarıyla hesaplamalarda kullanılmak üzere inşa edilmiş ve bunun neticesinde Leibniz, binary calculus’u geliştirmiştir. Evrensel mantık hesabı calculus ratiocinator çerçevesinde kullanılabilir bir dil inşa etme ümidi taşıyan Leibniz, bununla matematiksel, bilimsel ve metafizik kavramları ifade esasına dayalı evrensel ve formel bir dil tasavvur etmiştir. Benzer bir biçimde, Gottlob Frege de 1879’da yayınladığı mantığa dair Begriffsschrift (Kavram Yazını) isimli çalışmada “saf düşünce için aritmetik diline dayalı olarak formüle edilmiş” bir dili takdim eder. Frege’nin mantık konusundaki formel yaklaşımı, Leibniz’in calculus ratiocinator’unu çağrıştırmaktadır. Ludwig Wittgenstein’ın dil alanında öne sürdüğü tezler de hayli dikkat çekicidir.
Bu çalışmalar yakın döneme kadar hız kesmeden devam etmiştir. 18. yüzyıl sonlarına doğru J. Martin Schleyer’in Volapük’ü, L. L. Zamerhof’un Esperanto’su, insanları ortak bir dil etrafında toplama umudu ile ihdas edilmişlerdir.[2] Bunlardan başka, J. R. R. Tolkien tarafından eski dünyaya ilişkin anlatılarında elfler için oluşturulan dil, Uzay Yolu serisinde Klingonluların konuştuğu Klingon dili gibi roman ya da öykülerin kurgusu esnasında tasavvur edilen diller, tabii dillerden farklı olarak bir dil inşası imkânını ortaya koymak üzere geliştirilmişlerdir. Keza Loglan Enstitüsü tarafından 1955’te geliştirilen ve esasen “Saphir-Whorf” hipotezine sorgulamaya dayalı dilbilimsel araştırmalar için geliştirilen Loglan da mantık kullanılarak inşa edilen bir dildir. Yakın dönemde Kanadalı dilbilimci Sonja Lang tarafından 2001’de oluşturulan Toki Pona, yalnızca 14 ses/harfin kombinasyonlarıyla oluşturulan 120-140 kelimeyi kapsayan basit ve küçürek bir yapay dil olup çok fazla konuşanı bulunmamaktadır.
Yapay diller genellikle sınırlı bir zümreyi ilgilendirmekte ve özel bir iletişim tarzı oluşturmaktadır. Tabii dillerde içkin tat ya da dokudan yoksun oldukları için bir süre sonra geçerliliklerini yitirmektedirler. Ne var ki bu dokunun mevcut olduğu dillere yönelik çalışmalar da yok değildir. Bunlar arasında belki de ilk örnek, Muhyî-i Gülşenî tarafından kendisine ilhamî bir hediye şeklinde bahşedildiği ifade edilen Bâleybelen’dir. Zira dilbilgisi ve kelime dağarı oluşturulurken, karşılaştırmalı bir çalışmadan farklı olarak sözdeki tesir kuvvetinin yansıtıldığı bir dil olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu sırrî dili kimin inşa ettiği konusunda konan görüşler başlangıçta oldukça müphemdir. Fransız oryantalist Louis Jacques Rousseau, 1805 yılında Bağdat’taki bir kütüphanede karşılaştığı bir elyazmasının dili konusunda Silvestre de Sacy’e danışır. Arapça omurga üzerinde olmakla birlikte Türkçe ve Farsça kelimelerin belli bir dizgede bileşiminden oluşan eserin hangi topluluğa ya da meşrebe ait olduğu konusunda başlarda bir karışıklık vardır. Sacy’e göre “kabalistik” unsurlar barındıran bu dili[3], Edgard Blochet Bektâşîlere, Alessandro Bausani ise Hurufîlere nispet etmişlerdir. Midhat Sertoğlu tarafından 1966’da kaleme alınan bir yazıda[4], Bâleybelen dilinin Muhyî-i Gülşenî tarafından inşa edildiği aktarılmaktadır. Tahsin Yazıcı da Muhyî ve Bâleybelen hakkında önemli bilgiler vermiştir. Söz konusu dilin yapısı ve sırrî nitelikleri esasen Mustafa Koç tarafından ortaya konmuştur. Mustafa Koç, yoğun uğraşlar ve belki de dilin esrarını kendisine izhar etmesi neticesinde Bâleybelen dilinin kelime yapısı (sentaks) ve dilbilgisine ilaveten Muhyî’nin hayatı ve bu dili inşa süreci esnasında tasavvuruna dair gerek Muhyî’nin bu dille alakalı risalelerini ihtiva eden Bâleybelen isimli hacimli çalışmasında gerekse Reşahât tercümesi girişi ve diğer yazılarında[5] bu dilde içkin birtakım remzî ve sırrî özellikleri izah etmiştir. Muhyî, bu yeni dilin ilham eseri olduğunu Berme’y-kâbe’y-nele’de şöyle aktarır:
“feyzü’l-bahri’l-Muhammedî ve tenvîrü’l-kameri’l-Ahmedî emaneti ehline teslim ve ma’ânî-i esmâyı insân-ı kâmile ta’lîm içün ol esrâr-ı sübhânî ve lhâm-ı rabbânî bir lisân-ı cedîd ile ayân ve kelâm-ı ba’îdü’t-ta’kîd ile beyan olmuşdur ki tevhîd-i ilâhî ve keşf-i esrâr-ı esmâ-i hakâyık-ı nâmütenâhîyi şimdiye degin bir kimesne böyle i’lân itmemişdür.”
Muhyî’nin 1566-1574 yılları arasında alt yapısını tamamladığı Bâleybelen’in oluşturulma sürecine, bizzat bânisi tarafından kaleme alınan ve bu lisana dair ilk risalesi olan Bereme’y-Kâbe’y-Nele, nâm-ı diğer İlmü’l-Harfü’l-Kebîr’de işaret edilmektedir. Bâleybelen, “Dilsizleri dillendiren” anlamında bir ifade olup müellifi Muhyî isminin karşılığıdır. Esasen ihsân ehlinin lisanı olarak vasfedilen Bâleybelen’in tamamlanışı, kendisi de pek çok lisan bilmekle anılan Sultan Murâd’ın cülusuna, 982/1574’e denk gelmektedir.
Bâleybelen’in ilham olunuşu ile alakalı olarak Muhyî 1566 yılının Kadir Gecesi, Kahire’de Gülşenî Âsitânesi’nin hemen karşısında yer alan Mısr Câmii’nde (Müeyyediye), hem insanlar hem de cinlerin peygamberi Efendimiz’in de yardımıyla “Rabbenâ ve âtinâ mâ va‘adtenâ ‘alâ rusulike ve lâ tuhzinâ yevme’l-kıyâmeti inneke lâ tuhlifu’l-mîâd” hitabına mazhar olduğunu, ilahi ilim ve hakikatler hazinesinde mevcut ilimlerden umumun kullandığı dilin dışında, daha önce hiç kimsenin bulmaya muvaffak olamadığı bir dili inşa etme lütfuna nail olmayı dilediğini belirtir. Bu dille Muhyî’nin murat ettiği şey, aslında ilimlerin yazımı ve aktarımında belki de yeni bir soluk ve vasıta olmaktır. Muhyî, inşa ettiği dilin daha önce hiçbir Âdemoğluna nasip olmamış bir tarzda kendisine keşfen bildirildiğini/buldurulduğunu çeşitli vesilelerle söylemektedir:
Bu dili keşfile bulmışdur dil
Âkıl olan bunı anlar ma’kûl
Nebiler, veliler ve hikmet sahipleri kimseler sözlerde içkin olan sırları, bâtıni manaları kendi tabiatları ve vazifeleri gereği ifade ederler. Ne var ki burada önemli olan husus, marifet bilgisi ancak onu almaya kabiliyetli ve ehil olanlara aktarılabileceği için “ham” olarak tabir edilen nakıs kimselere karşı böylesi bir bilgi ancak remiz ve temsillerle onu almaya layık olanlara intikal ettirilebilir. Bu intikalin bir vasatı olarak Bâleybelen, Reşehât’ta aktarıldığı üzere “bir başka dille Allah’ın İsimlerini zikir ve Mevlâ’nın nimetlerini fikir; hususi terkiplerle ve ilahi düzenlemelerle Allah’ı birleme ve ululama”yı gaye edinmektedir.
İlahi bilginin kaynağı olarak kutsi hadiste gizli hazine (kenz-i mahfî) olarak tasvir edilen ve umumun kullanımına açık olmayan bu bilginin paylaşılması için yeni bir imkân şeklinde tasavvur edilen Bâleybelen, sadra intikal etse de satıra dökmeden içtinap edinilen hakikat bilgisidir. Zira bahsi geçen bilgi, kitabî değil zevkî, yani kalbi ilgilendirir mahiyette ve harf/tahrif engeline uğramaksızın tadışla alakalıdır. Tasavvufi tecrübenin zevkî, keşfî ve ilhamî yönü, çoğu durumda kelime kalıbına dökülebilecek hâlde olmayıp alelade beşerî dilin aracılığına gereksinim duymaz. Ledünni bilgi ya da Muhyî’nin dile getirdiği üzere gizli/sırrî bilginin (habâyâ ya da gizlerin içkin olduğu ilm-i habâ), onu elde etmeye ehil olanlara, daha evvel kullanılan dillere oranla nispeten kolay bir söylem biçimiyle gerçekleştirilmesi hedeflenmiş görünmektedir. İlham eseri inşa edildiği öne sürülen Bâleybelen dili, yöntemi açısından basit bir biçimde yapay dil sınıfına dahil edilemez.
Bilginin aktarımında bir yöntem olarak Muhyî’nin başvurduğu ibare ve işaretler (‘ibârât-ı garîbe ve işârât-ı acîbe), aslında anlaşılmayı zorlaştıran bir temsilden ziyade kolaylaştıran bir usuldür. Asıl maksat, hakikate müteallik sırların manasının, ehil olmayanların (nüfûs-ı nâkısa ve ukûl-ı kâsıra) ya da yola yabancıların (ağyâr) eline geçmemesi için istisnai bir dil bulunmasıdır. Bâleybelen’in, Hakk’ın Gizli Hazinesi’nde mevcut esrarın aktarılmasında bir vasıta olarak tasavvur edilmekle birlikte, tasavvufun sırlarına erişme istidadı olmayanların ellerine geçmemesi, aleniyete dökülüp değersizleşmemesi için mahremiyeti koruyacak şekilde inşa edildiği dile getirilmektedir.[6] Diğer taraftan, “sübhânî sırlar ve Rahmânî nûrlar”, ancak onlara erişmeye layık olanlara aktarılmak durumundadır.[7] Birçok şeyhten ve dolayısıyla tasavvufi neşeden feyz aldığını öğrendiğimiz Muhyî, tasavvufi talimi ile kendisine tevdi edilen halifelik ve sonrasında irşatla memur oluşunun bir getirisi olarak, sufi neşesinin çeşitli yönlerine muttali olmuştur. Son tahlilde, Muhyî için böylesi bir neşeden hasıl olan sırların ulaştırılmasından başka bir çare kalmadığı söylenebilir. Bu ikilem de özel bir söylem tarzı olarak Bâleybelen ile aşılabilir.
Muhyî-i Gülşenî’nin zâhir ve bâtın imtizacında ortaya çıkan manaları hem gizleme hem de aktarma şeklinde özetlenebilecek çift kutuplu yaklaşımı, Bâleybelen’de ifade bulmuş görünmektedir. Dil ve mana irtibatına yönelik böylesi bir ifadenin izleri, tasavvuf tarihinde geniş bir yelpazede ele alınmaktadır. Örneğin Gazzâlî’ye göre İlahi söz, dilbilimsel açıdan ses grubuna girmeyip herhangi bir zaman dilimine dâhil edilemez ve bir düzene tabi tutulamaz. Böylece ses ve harflerin çıktığı yerlerle bağdaştırılamaz. Öncelilik ve sonralılıktan münezzeh olduğu için de o Söz’de bir kelime ya da ifadeyi diğer bir kelime ve ifadenin takip etmesi de tahayyül edilemez. Buna mukabil, beşerî söz bir açıdan latif olup ruhani anlamlar cihetinden ve sözü söyleyenin durup susması ve ardından telaffuz edilmesini müteakiben havada yok olup izleri silinir. Öte yandan vasıta, mahreç ve sayı cihetinden kesiftir ve dile getirilmeden önceki ruhani niteliğine nazaran kesafet edinir. Üstelik, beşerî söz bir konuşma organına ilaveten süreyi de gerektirir. Nefste mevcut olan manaların, dille ifade edilip yetkin kimseler tarafından kulak veren alıcılara aktarılması için bir dil gerekmektedir. İdrakte herkesin kabiliyeti nispetinde sınır ve farklılık söz konusu olduğundan, nefsin duruluğu ve aklın gücü oranında sözün barındırdığı manalar işitilir.[8] İbnü’l-Arabî de harflerin yazılı ve sözlü oluşlarına işaret ederek tesirleri arasında bir bağıntı kurmakta ve harflerin şekillerindeki “havas” bilindiğinde, onları telaffuz edende etkilerinin ortaya çıkma ihtimalinden söz edilmektedir. Ortaya çıkan etkilenmenin harflerle olan ilişkisi gerektiği gibi tespit edilmek durumundadır. Bu ilişki gerektiği gibi belirlenmezse tehlikeli bir boyut söz konusu olabilir.[9]
Bâleybelen sayesinde keşfte derinleşen kimseler için müşâhedenin aşikâr olup daha sonraki nesillerin sülûkları esnasında mücahede yolunun daha kolay izleneceği ifade edilirken, yapay dillerden farklı olarak kutsî yön üzerinde durulmaktadır. Sufiler nezdinde tüm ilimlerin gayesinin mükâşefe ilmi olduğu dile getirilmekte olup mükâşefe ile hakikati örten perdenin kalkarak gizli olanın ortaya çıkması (keşfü’l-mahcûb) imkân dahilindedir. Bunun yolunun da riyazet olduğu sıkça dillendirilmektedir. Bu ilmi bilen, onu ancak ehli olanlarla müzakere suretiyle konuşur. Yazılı olmadığı gibi yalnızca remiz, ima ve temsil ile ifade edilebilir. Gizli addedilen bu ilim (ilm-i hafî ya da ilm-i esrâr), kalpteki duruluk ve fıtrî bir kabiliyetle ulaşılır. Bir hediye (ilm-i mevhibe) kabul edildiği için de ancak ilhama mazhar bazı kimselerce bilinebilir.[10] Muhyî de ilhama mazhar olanlar için Bâleybelen dilinde bazı zikr ve virdlerin tesirinden bahsetmektedir.
Böylesine giriftlikler içeren bu sırrî dilin mahiyeti Mustafa Koç gibi uzmanlar tarafından ortaya konduktan sonra, dilbilimsel ve filolojik araştırmaların ötesine geçerek bu dille kaleme alındığı ifade edilen eserlerde nelerin sırlandığı ya da saklandığı merakı celbetmekte. Letafetin yer yer sırra kadem bastığı bu demlerde, belki de dert sahibi bizlerin korunaklı bir alan ya da bir melce olarak düşünebileceği benzer diller, konuşma ya da suskuyla (nutk ve samt) sinelerde olana tercüman olsunlar diye niyaz ediyoruz.
*Prof. Dr., Trakya Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi.
[1] Sarah L. Higley, Hildegard of Bingen’s Unknown Language, New York, Palgrave, 2007, s. 42.
[2] Umberto Eco, The Search For The Perfect Language, ed. James çev. Fentress (Oxford: Blackwell Publishers, 1995), 324.
[3] A. I. S. de Sacy, “Kitâbü Asli’l-makāsıd ve faslü’l-merâsıd: Le capital des Objets recherchés et le chapitre des choses attendues ou Dictionnaire de l’idiome Balaïbalan”, Notices et extraits des manuscrits de la Bibliothèque Impériale, IX, Paris 1813, s. 365-996.
[4] Midhat Sertoğlu, “İlk Milletlerarası Dili Bir Türk İcad Etmişti”, Hayat Tarih Mecmuası, II/1, İstanbul 1966, s. 66-68.
[5] Mustafa Koç, “Osmanlı’da Esperanto, İlk Yapma Dil Balaybelen İlk Yapma Dilin Kurucusu Muhyî-i Gülşenî”, Osmanlı, Ankara 1999, IX, 463-467.
[6] Muhyî-i Gülşenî, Reşehât-ı Muhyî (Reşehât-ı ‘Aynü’l-Hayât Tercümesi), haz. Mustafa Koç ve Eyyüp Tanrıverdi, İstanbul: Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2014, s. 45-46.
[7] Muhyî-i Gülşenî, Bâleybelen, haz. Mustafa Koç, İstanbul: Klasik Yayınları, 2011, s. 58-59.
[8] İmâm Gazâlî, Düşünme, Konuşma ve Söz Üzerine (el-Me’ârifu’l-Akliyye), çev. Ahmet Kamil Cihan, İstanbul: İnsan Yayınları, 2022, s. 72-72.
[9] Muhyiddin ibn Arabî, Harflerin İlmi, çev. Mahmut Kanık, İstanbul: İnsan Yayınları, 2019, s. 66-67.
[10] Süleyman Uludağ, Tasavvufun Dili, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2016, s. 270-273.