KENT MEKÂNINDA KARŞILAŞMALAR VE GÜÇ İLİŞKİLERİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Muhammet Esat Tiryaki[*]

    Giriş

    Günümüzde kent, farklı geçmişlere sahip kişilerin karşılaşmaları için merkez olmaya devam etmektedir. Çeşitlilik ve çok kültürlülükle ilişkilendirilen karşılaşmalar kent mekânında yoğunlaşır. Kent mekânı, Henri Lefebvre’nin öne sürdüğü gibi ‘karşılaşmalar alanı’ olarak öne çıkar.1 Ancak, karşılaşmalar alanı olarak kentte, her zaman olumlu çağrışımlar uyandıran ilişkiler söz konusu olmaz, bilakis karşılaşmalar kaygı, anlaşmazlık ve düşmanlıkla sonuçlanan ilişkilere de zemin hazırlar. Sonuç olarak, zıtlıkları kapsayan karşılaşmaların sosyolojik analizi zorlu ve fakat değerli bir çabadır.2

    Karşılaşmaların sosyolojik analizinde sahip olduğumuz bu zorluk, güç kavramında da söz konusudur. Gücü, basitçe ifade etmek gerekirse, herhangi birisi veya bir şey üzerinde kontrol ve/veya etki imkânıdır. Kent mekânında gücü temsil eden yapılar, karşılaşmaların zamansal ve mekânsal sınırlarını tayin etse de her durumda karşılaşmaları kontrol edemez. Bir başka deyişle, karşılaşmaların, karşımızdaki kişiyi tanımaya dair oluşturduğu imkân, güçle çatışan ‘güçlü’ gündelik pratikler oluşturur. O hâlde, kent mekânında gücü temsil eden yapılar ve karşılaşmalar birbirlerini nasıl etkiler? Yapılar karşılaşmaları nasıl kontrol etmekte ve karşılaşmalar gücü temsil eden yapılara nasıl meydan okumaktadır?

    Ondokuzuncu yüzyılda belirgin hâle gelen sanayileşmeyle kentteki insan tanımadıklarıyla daha fazla karşılaşarak çevresine kayıtsız kalır.3 Bu kayıtsızlık, günlük hayatta karşılaştıklarımıza ilişkin yaygın duygusuzluğun genel nosyon olmasıdır. Böylece kentteki karşılaşmalar kent sosyolojisinin kuramsallaştığı ilk yıllarda olumsuz ele alınır. 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra ise karşılaşmalar kutsanır. Karşılaşmalar, kentteki gerçek sosyal ilişkilerdir4 ve kamusal alanın öneminin azalmasıyla yakından ilintilidir.5 Sürekli karşılaşmalar farklı kültürlerin kentte yaşamasını mümkün kılar ve onların çok kültürlülük çerçevesinde olumlu sosyal ilişkiler kurmasına yardım eder.6 Fakat, karşılaşmalara verilen aşırı önem, onların güç ilişkileriyle irtibatını ihmal eder.7 Bir başka deyişle, karşılaşmalar hem insanların birbirlerini tanıyarak güven ve bakım gibi olumlu çağrışımlar uyandıran sosyal ilişkileri ve pratikleri üretir hem de insanların birbirlerini etiketledikleri olumsuz çağrışımlı sosyal ilişki ve pratiklerin kaynağı olur.

    Değişken Karşılaşmaların Doğası ve Güç İlişkileri

    Karşılaşmalar, planlı buluşmalardan veya toplantılardan farklıdır, çünkü değişken, plansız ve rutinleşmiş sosyal ilişkilerdir.8 Metro girişindeki müzisyen, iki sokak ötede yaşayan yaşlı kambur teyze, kullandığımız otobüs hattındaki şapkalı şoför ve kaldırımda yatan kulaklarında küpe olan evsiz… Bu insanlarla sürekli karşılaşmalarımız arkadaşlarımızla veya yakından tanıdığımız insanlarla aramızda olan yoğun sosyal ilişkilere imkân vermez, fakat yine de onlarla karşılaşmalarımız ‘kamusal aşinalık’ oluşturur.9 Bu karşılaşmalarımız, birbirimiz hakkındaki bilgi eksikliğine rağmen, bu insanları bizim için ve bizi o insanlar için anlamlı yapar. Bu ‘zayıf’ sosyal ilişkiler, plansız, değişken ve akışkan özellikleriyle beraber bizim rutinimizi oluşturduğu için kent için önemlidir.10 Karşılaşmaların oluşturduğu rutinlerin sürekliliği, gündelik hayatımızda bazı şeylerin yolunda gittiğini gösterir. Covid-19 pandemisi, Rusya-Ukrayna veya Filistin-İsrail savaşları gibi toplumları derinden etkileyen olaylar, karşılaşmaların oluşturduğu rutinlerin bizim için vazgeçilmez olduğunu gösterir.

    Karşılaşmalar, plansız rutinler olmalarına rağmen güç ilişkilerinden bağımsız değildir. Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu’nda, iktidarın hem görünür hem de görünmez kontrol biçimleriyle tezahür ettiğini öne sürer. Hapishaneyi modern kontrol mekanizması olarak analiz ettiği çalışmasında Foucault, gücü Orta Çağ’dan başlayarak görünür özelliklerinden vazgeçen ve tanrısal görünmezlik gücünü arzulayan yönetim biçimi olarak anlar.11 Benzer şekilde Aldous Huxley de Cesur Yeni Dünya’da, gücü iktidarın kontrol mekanizması olarak okur. Fakat Huxley’nin çalışmasını Foucault’nun çalışmasından ayıran sadece edebî gücü değil, aynı zamanda gücün gündelik pratikleri ayrıntılı şekilde tasarlayan ve herhangi plansızlığa mahal vermeyen incelikli yapısıdır: Doğumdan ölüme bütün pratikler Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde Dünya Devleti’nin avucunun içindedir.12 Fakat güç her zaman yönetimin yönetilecek olanı kontrol etmesi değildir. Bilakis, insan iradesi bağlamında güç, gücü zayıflatan olguları arkada bırakma arzusudur. Mesela Knut Hamsun, Açlık adlı romanında gücü toplumsal ve bedenselin ara kesitinde ele alır.13 Ona göre güç, toplumsal problemleri berkiterek bedensel gücü zayıflatan mekânı terk etme istencidir.

    Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu’nda ileri sürdüğü gibi, mekân gücün görünür ve görünmez tezahürleriyle ilişkilidir. Bu çalışmada, gücün mekânsal yansıması, sürekli kontrolün hüküm sürdüğü hapishanenin evrim geçiren tarihi olarak ortaya çıkar. Foucault için mekân, güç ve yönetim için vazgeçilmez bir kaynak teşkil eder.14 O hâlde kent mekânı, umudu ve alternatif olasılıkları bastıran ve her alana nüfuz eden gözetimle karakterize edilen bir hapishaneye benzetilebilir. Huxley ise mekânı, 34 katlı bina, tel örgülerle çevrilmiş vahşilerin yaşadığı Vahşi Ayrıbölge ve sürgünün gerçekleştiği Ada olarak tasvir eder. 34 katlı bina tam kontrolün sağlandığı yerken, vahşilerin yaşadığı alan kontrolün olmadığı, hâlâ insani pratikleri gerçekleştirerek ‘anormal’ yaşayanların yeridir. Huxley’de, her ne kadar Foucault’dan farklı olarak, ada formunda özgürlük mekânı mümkün gözükse de bu, insan iradesine açık değildir ve Mustafa Mond’un emriyle oraya gönderilen sürgünlerden oluşur. Ada, Dünya Devleti’ne uyum sağlayamayarak ‘toplumsallıktan’ uzak düşürülen ve bireyselliğe itilen yalnızların yaşadığı sürgün yeridir. Hamsun’da ise mekân, Kristiana (Oslo) şehridir. Kristiana, bedensel gücün tükendiği, sonra geçici olarak tekrar kazanıldığı, sonra tekrar tükendiği, sonra âşık olunan kadın vasıtasıyla -duygusal olarak- tekrar kazanıldığı ve sonra tekrar tükendiği yerdir. Fakat Hamsun’da bir umut hâkimdir güce ilişkin. Güç, bedensel gücün tükendiği noktada, gemiyle özgürlük mekânına -yazarın özel hayatından hareketle, muhtemelen Amerika’ya- gerçekleştirilecek seyahate ilişkin mekânı terk edebilme ve ona tekrar dönme imkânın peşinden gitmeyle eşdeğerdir.

    Karşılaşma Mekânı Olarak Pazarlar ve Karşılaşmaların Kontrolü

    Pazar, karşılaşmalara ve güç ilişkilerine ev sahipliği yapan kent mekânıdır. Fakat materyallik, geçicilik ve ilişkisellik katmanların bir araya gelmesi pazarı diğer kent mekânlarından ayırır. Pazar, her şeyden önce materyallikle alakalıdır: Çadır, tezgâh ve kapalı örtü sistemleriyle belirli sokaklarda veya kapalı alanlarda kurulur. Pazarı, karşılaşmalar ve güç ilişkileri bağlamında ilginç kılan ikinci husus, pazarın geçiciliğidir: Pazar, yürüme, taşıt trafiği gibi fonksiyonlar için kullanılan sokağın, belirli gün ve saatler arasında geçici olarak alışveriş ve sosyalleşme mekânı olmasıyla ortaya çıkar. Pazarı ilginç kılan üçüncü özellik ise pazarın ilişkiselliğidir. Materyallik ve geçicilik katmanlarını birleştiren bu alışveriş ve sosyalleşme mekânı, pazarcı, kullanıcı ve pazarı kontrol eden yerel otorite ve pazar yönetimi gibi yapıların etkisinde ilişkisellik katmanıyla tamamlanır. Bu katman, fiziksel ve zamansal özelliklerine ek olarak, kent mekânının sosyal ilişkilerle oluşan ilişkisel boyutudur.15

    Peki, pazarda gücü temsil eden yerel belediye, polis teşkilatı ve pazar yönetimi gibi yapılar pazardaki karşılaşmaları nasıl kontrol eder? Covid-19 zamanında hem pazarcıların hem de kullanıcıların maske takmaları zorunlu hâle gelmiş, kullanıcıların fiziksel mesafeyi koruması norm olmuştur. Bu kurala uyulmadığı durumlarda, mesela 24 Nisan 2020 tarihinde Berlin’deki Maybachufer Pazarı polis kontrolünde kapatılmıştır. Buna ek olarak Maybachufer gibi sokak pazarlarında kontrol, ağırlıklı olarak yerel belediye ve/veya özelleştirilmiş pazar yönetimi tarafından yapılır. Pazar yönetimi, pazarı doğrudan ve dolaylı olarak iki şekilde kontrol eder. Doğrudan kontrol, pazarın kurulacağı gün ve saatlere ilişkin temporal kontrol ve çadır, tezgâhların sınırlarının belirlenmesi için mekânsal kontrolü içerirken, dolaylı kontrol kiraların, günlük çalışma ücretlerinin ödenmesi bağlamında ekonomik kontrole yöneliktir. Pazar yönetimi, Foucault’nun kastettiği anlamda, görünür ve görünmez özellikleriyle pazardaki karşılaşmaları iki şekilde kontrol eder. Yönetimde pazarcının kira sözleşmesi gibi hukuki ve ekonomik düzenlemeleri yapan görevliler, pazardaki gücün görünmeyen yüzüdür. Pazarcının şikâyeti olması durumunda onlara erişmesi oldukça zordur. Fakat, yönetimin görünür yüzünü pazar görevlileri (Ordner) temsil eder. Bu görevliler, çadırların ve tezgâhların arasında dolaşarak pazarı kontrol eder, pazarcının sorunlarına çözüm üretmeye çalışırlar. Bununla beraber, Maybachufer Pazarı’nda çoğu pazarcı yönetimin pazarcılara yaklaşımını eleştirmektedir. Bu eleştiriler bazen uygun görüşme saati bulamamayla alakalıyken bazen yönetimin kâr maksimizasyonu için yeni politikalar geliştirmesine yöneliktir. Çoğu pazarcı, pazara ilişkin pek çok politika söz konusu olduğunda, ekmek teknelerini kaybetmeme adına çoğu şikâyeti dile getiremez:

    “Bir pazarcı ile, pazarcı ve yönetim arasındaki ilişkiler hakkında konuşuyorum. Yönetimin pazarcıdan tek bir kuruş kazanmak için elinden gelen her şeyi yaptığını ve daha fazla para istemek için yönetimin artık mazeretinin kalmadığını söylüyor. Pazarcıların bu konuyu, yönetime şikâyet edip etmediklerini soruyorum.  ‘O zaman pazardaki geleceğini tehlikeye atarsın,’ diyor.” (Saha çalışması notları, 2021)

    Pazarcı, problemini yönetimle paylaşma konusunda çekingen davranır, çünkü bu şikâyetlerin dile getirilmesi pazarcıyı pazardan/yönetimden memnun olmayan kişi yapar. Şikâyet eden pazarcı kaçınılmaz olarak dikkatleri üzerinde toplar. Böyle bir pazarcının alacağı yanıt nettir: Eğer pazardan memnun değilse ayrılabilir, çünkü çalışmaya istekli çok sayıda potansiyel pazarcı sırada beklemektedir. Geleceğe ilişkin bu endişe, kontrolün etkin şekilde devamını sağlar. Fakat, pazardaki karşılaşmaları zamansal, mekânsal ve ekonomik olarak görünür ve görünmez şekilde kontrol eden pazar yönetimi, her durumda başarılı olamaz. Bu başarısızlığın temel nedeni, pazardaki başlıca aktörlerin pazarcı ve kullanıcı olmasıdır. Onların olmadığı bir pazar ‘boş’ kalacağından, bu iki grup pratikleriyle pazarın oluşumundaki en önemli aktörler hâline gelir. Peki, karşılaşmalar gücü temsil eden yapılara karşı nasıl ‘güçlü’ olabilmekte ve bu yapılarla nasıl meydan okuma potansiyeline sahip olmaktadır? Bu sorunun cevabı, pazarcıyla pazar kullanıcısının karşılaşmalarıyla üretilen ve ‘hesapta olmayan’ olumlu ve olumsuz çağırışımlar uyandıran gündelik pratiklerde gizlidir.

    Karşılaşmaların Gücü ve Güçsüzlüğü

    Pazarcı-kullanıcı karşılaşmaları ilk olarak olumlu çağırışımlar uyandıran güven pratikleri üretir (practices of trust). Güven, mevcut bilgi birikimimiz, sosyal ilişkilerimiz ve deneyimlerimizden beslenen, başkalarının gelecekteki olası eylemlerine yönelik öngörüdür.16 Güven, nispeten olumlu bir kavram olsa da bir kabinede güç pozisyonunda olanlar, bütün bir şehrin yok olması ve binlerce insanın yerinden edilmesi veya öldürülmesi için birbirlerine güvenebilirler. Ekonomik hayatla sosyal ilişkiler arakesitinde güven, kurumsal düzenlemeler veya etik değerlerden daha çok sosyal ilişkilerle oluşur.17 Bu husus, 15 yaşından beri, yaklaşık 30 senedir Maybachufer Pazarı’nda meyve-sebze satan bir pazarcının sözlerinde belirginleşir:

    “Satış psikolojik bir şey. Sadece müşteri sana güvenirse olur. Müşteri tezgâha geldiğinde, satıcı beni kazıklayacak mı diye endişelenmemeli. Eğer sana güvenirse, malını satabilirsin. Güvenmezse, satamazsın. Bu kadar basit.”

    Güven pratikleri ürünlerin satışından ve kalitesinden hareketle ekonomik düzlemde başlar. Fakat bu güven duygusu, daha sonra pazarcıyla kullanıcının sosyal ilişkilerini güçlendirir ve kullanıcı giderek pazarcıya sadık düzenli müşteriye dönüşür.18 Bu sadakat, müşterinin alternatif pazarcılar ve ürünler hakkında bilgi edinmesini kolaylaştırır ve pazarcı, diğer tezgâhlardan satın alınacak en uygun ürün için sadık müşteriye rehberlik eder. Güvenin tezgâhlardan pazara yayılmasıyla, pazar, pazarcıyla kullanıcının güven temelli sosyal ilişkiler kurdukları kent mekânı olur.19 Böylece, pazarcı ve kullanıcı birbirinden bağımsız ve kontrol edilen güçsüz kişiler değil, bilakis pazarın gerçek sahibi olan ve birbirlerine güvenen ‘güçlü’ aktörler hâline gelir.

    Pazarcıyla kullanıcının plansız ve rutin karşılaşmaları aynı zamanda bakım pratikleri oluşturur (practices of care). Anne-çocuk ilişkisinden hareketle kavramsallaştırılan bakım, daha sonra vatandaşlık, göç ve emek çalışmalarını içerir.20 Bakım, özellikle kurumsallaşmış hâliyle, dışlayıcı uygulamalara ve aşağılamalara yol açsa da21 yaşadığımız dünyayı koruma ve onarmaya matuf eylemleri de kapsar.22 Bakım, bir aktörün diğer aktörün sorunlarıyla ilgilenmesi ve onun maddi/manevi ihtiyaçlarına yönelik desteği ise,23 birinin sorununu dinlemek bakım pratiğidir.24 Karşılaşmaların ürettiği bakım pratikleri, Maybachufer Pazarı’nda 25 senedir kumaş satan bir pazarcı tarafından şu şekilde ifade edilir:

    “Bazen kendimi psikolog olarak görüyorum. İplik, makara, kumaş sattığım için kadın müşterilerim fazla (…) Gelip bana evdeki sorunlarını anlatıyor. Kırıcı olmamak için müşterim varken bile dinliyorum. Yardımcı olmaya çalışıyorum. Geçen gün bir teyze geldi ve bana geliniyle yaşadığı sorunları anlattı [gülüyor]. ‘Beni ilgilendirmez’ diyemiyorsun çünkü müşterin, pazarcıyı kendine yakın görüyor…Bir arkadaş gibi…”

    Pazar, karşılaşmaların ürettiği bakım pratiklerinin önemli parçası olan birbirini dinleme hikâyeleriyle doludur. Müşteri, en mahrem sorununu bile kendine yakın gördüğü pazarcıya anlatmakta ve yaşadıkları sorunları paylaşırken bazı durumlarda ağlamaktadır. Pazar, böylelikle pazarcının sadece kâr elde etmeye odaklanmadığı, aynı zamanda müşterinin sorunlarını -geçici olsa bile- dinlediği kent mekânıdır.25 Pazarcı, müşteriyle etkin iletişim kurabildiği ve müşteri bu etkileşimler nedeniyle pazarı tercih ettiğinden,26 müşteriyi dinlemek pazarcıyı karşılıklı saygıya dayanan ahlaki ekonominin öznesi yapar.27 Müşterinin sorunlarını paylaşmak anlamında konuşması ve pazarcının onu önemseme anlamında bu sorunları dinlemesi, pazarcı ve müşteriyi bakım pratiğinin özneleri yapar. Böylece pazarcı ve müşteri, pazarı kontrol eden yapılara karşı birlikte hareket etme kabiliyetine sahip esas aktörler olur.

    Fakat pazarın her durumda güven ve bakım pratikleri gibi olumlu çağırışımlar uyandıran pratikler ürettiğini söylemek hatalıdır. İnsanı bir araya getiren her kent mekânı, problem oluşturma potansiyeline sahip yerdir aynı zamanda. Bu problemler birbirini yanlış anlama, saygı ve empati yoksunluğu gibi aktörlerin birbirlerini kategorize ettikleri pratiklere dayanır. Böylece pazar, pazarcıyla kullanıcı arasında stigmatizasyon pratikleri (practices of stigmatisation) üretir. Stigma, özellikle (attribute) kalıplaşmış yargı (stereotype) arasındaki özel ilişkiyi vurgular ve üç şekilde ele alınabilir: a) çeşitli vücut deformasyonları, b) bireyin karakterine ilişkin kusurlar ve c) ırk, milliyet veya din gibi sosyal sınıflara ait özellikler.28 Damgalanmış veya normal olmak, bireyin hayatında belirli bakış açılarına atıfta bulunan rolleri içeren sosyal süreci kapsar.29 Pazar, pazarcı-kullanıcı karşılaşmalarından hareketle bu iki grubun birbirleri hakkında olumsuz düşüncelerle besledikleri stigmatizasyon pratikleri için uygun zemin oluşturur. Kullanıcının gözüyle pazarcı, vergi ödememek, sahte mal satmak, trafik akışını engellemek ve gürültü yapmak gibi kalıplaşmış yargıların kaynağıdır.30 Pazarcının gözünde ise kullanıcı bilgisiz, geri kalmış ve sürekli pazarlık yapan müşteridir, böylece pazarcı esnaflık adı altında yarattığı sosyal sınıfla kullanıcıyı bu grubun dışında tutar.31 Karşılaşmaların ürettiği stigmatizasyon pratikleri, Maybachufer Pazarı’nda yaklaşık 20 yıldır çalışan bir kumaşçının sözlerinde açıkça karşılık bulur:

    “Pazarda farklı insanlar var. Pazarcıyı hasta yapar. Olumlu düşünen biriysen, kötü düşünen biri değilsen, pazardaki insanlardan bıkıyorsun. İyi davranırsan, onlar gibi olmazsan, müşteriden bıkıyorsun. Bir süre sonra bunu fark ediyorsun ve ‘Yahu ben bu müşteriyle niye uğraşayım!’ diyorsun. Onları dikkate almıyorsun. Kendini korumaya alıyorsun.”

    Bazı pratiklerde, pazarcı ve müşteri olumsuz algılara dayanarak birbirlerine belirli etiketler yakıştırır. Pazarcının amacı, kullanıcıyla saygıya dayalı ilişki geliştirmektir. Ancak, ‘farklı’ kullanıcılar, pazarcıya empati göstermek yerine, eylemleriyle onun konumuyla çelişirler. Böylece pazarcı, güven ve ilgiye dayalı ilişki kurmak bir yana, bu tür kullanıcıyla etkileşime bile girmez. Bir başka deyişle, pazarcı ve kullanıcı arasındaki tüm etkileşimi çokkültürlülük bağlamında tasvir etmek yetersizdir, çünkü pazardaki karşılaşmalar daha geniş çaplı sosyal gerilimler üretir.32 Bu gerilimler, pazarcıyla kullanıcının ilişkisini zayıflatır ve onların birlikte hareket ederek pazarın esas sahibi aktörler olma özelliğine ket vurur. Bu zayıflık, pazarın mekânsal, zamansal ve ekonomik olarak görünür ve görünmez kontrolünü kolaylaştırır.

    Değerlendirme

    Pazarlar, karşılaşmalar ve bu karşılaşmaları kontrol etmeye çalışan güç yapıları arasındaki ilişkinin anlaşılması için önemli mekânlardır. Pazar yönetimi gibi yapılar, karşılaşmaları hem görünür hem de görünmez biçimde kontrol etse de her koşulda başarılı olamazlar. Çünkü karşılaşmalar -aktörlerin ilişkileri zayıflatan stigmatizasyon pratiklerine yol açsa da- ağırlıklı olarak güven ve bakım gibi olumlu çağrışımlı pratikler üretirler. Güven ve özen pratikleri sadece aktörler arasındaki sosyal ilişkileri geliştirmekle kalmaz, aynı zamanda onları güçlendirerek ilişkili oldukları yerin aktif özneleri hâline getirir. Dolayısıyla bu, pazarcı ve kullanıcının gücü temsil eden pazar yönetimine karşı kolektif olarak hareket etme olasılığını artırır. Karşılaşmalar ve güç ilişkisinin farklı kültürlerdeki pazarlarda analiz edilmesi, karşılaşmaların gücü ve güçsüzlüğü hakkında bize fikir verecektir. Ayrıca, farklı kent mekânlarında karşılaşmalar ve güç ilişkisinin incelenmesi, karşılaşmaların önemini daha kapsamlı bir şekilde gösterecektir.

    Kaynakça

    1 Lefebvre, Henri. Writings on Cities. Oxford: Blackwell, 1996, s. 111.

    2 Goffman, Erving. Encounters: Two Studies in the Sociology of Interaction. Middlesex: Penguin Books, 1972, s. 18.

    3 Simmel, Georg. “The Metropolis and Mental Life.” In Georg Simmel On Individuality and Social Forms, edited by Donald N. Levine, 324–39. Chicago: The University of Chicago Press, 1971.

    4 Jacobs, Jane. The Death and Life of Great American Cities. New York: Vintage Books, 1961.

    5 Sennett, Richard. The Uses of Disorder: Personal Identity and City Life. Harmondsworth: Penguin, 1971.

    6 Amin, Ash, and Nigel Thrift. Cities: Reimagining the Urban. Cambridge: Polity, 2002.

    7 Valentine, Gill. “Living with Difference: Reflections on Geographies of Encounter.” Progress in Human Geography 32, no. 3 (2008): 323–37. https://doi.org/10.1177/0309133308089372.

    8 Goffman, Erving. The Presentation of Self in Everyday Life. New York: Doubleday Anchor Books, 1959.

    9 Blokland, T. Community as Urban Practice. Cambridge: Polity, 2017, s. 126. Ayrıca bkz: Fischer, Claude S. To Dwell Among Friends: Personal Networks in Town and City. Chicago: University of Chicago Press, 1982, s. 60-62.

    10 Goffman, Erving. The Presentation of Self in Everyday Life. New York: Doubleday Anchor Books, 1959.

    11 Foucault, Michel. Hapishanenin Doğuşu. İstanbul: İmge Kitabevi, 1992.

    12 Huxley, Aldous. Cesur Yeni Dünya. İstanbul: İthaki, 2002.

    13 Hamsun, Knut. Açlık. İstanbul: Varlık, 2007.

    14 Kreichauf, René. “Michel Foucault: Raum Als Relationales Mittel Zum Verständnis und zur Produktion von Macht,” in Schlüsselwerke Der Stadtforschung, ed. Frank Eckardt (Wiesbaden: Springer, 2017), 411–33, s. 422.

    15 Massey, Doreen. “Places and Their Pasts.” History Workshop Journal, no. 39 (1995): 182–92.

    16 Sztompka, Piotr. Trust: A Sociological Theory. Cambridge: Cambridge University Press, 2003, s. 25.

    17 Granovetter, Mark. “Economic Action and Social Structure: The Problem of Embeddedness.” American Journal of Sociology 91, no. 3 (1985): 481–510.

    18 McGrath, Mary Ann, John F. Sherry, and Deborah D. Heisley. “An Ethnographic Study of an Urban Periodic Marketplace: Lessons from the Midville Farmers’ Market.” Journal of Retailing 69, no. 3 (1993): 280–319. https://doi.org/10.1016/0022-4359(93)90009-8.

    19 Shepherd, Robert J. When Culture Goes to Market. New York: Peter Lang Publishing, 2008.

    20 Puig de la Bellacasa, Maria. Matters of Care: Speculative Ethics in More Than Human Worlds. Minneapolis: University of Minnesota Press, 2017, s. 2.

    21 Goffman, Erving. Asylums: Essays on the Social Situation of Mental Patients and Other Inmates. New York: Anchor Books, 1961.

    22 Fisher, Berenice, and Joan Tronto. “Toward a Feminist Theory of Caring.” In Circles of Care, edited by E. Abel and M. Nelson, 35–54. SUNY, 1990. https://doi.org/10.4324/9781003073789-18, s. 40.

    23 Engster, Daniel. “Rethinking Care Theory: The Practice of Caring and the Obligation to Care.” Hypatia: A Journal of Feminist Philosophy 20, no. 3 (2005): 50–74. https://doi.org/10.2979/hyp.2005.20.3.50.; Milligan, Christine, and Janine Wiles. “Landscapes of Care.” Progress in Human Geography 34, no. 6 (2010): 736–54. https://doi.org/10.1177/0309132510364556.

    24 Conradson, D. “Spaces of Care in the City: The Place of a Community Drop-in Centre.” Social and Cultural Geography 4, no. 4 (2003): 507–25. https://doi.org/10.1080/1464936032000137939; Kullman, Kim. “Children, Urban Care, and Everyday Pavements.” Environment and Planning A 46, no. 12 (2014): 2864–80. https://doi.org/10.1068/a46260., s. 2856.

    25 González, Sara. “Contested Marketplaces: Retail Spaces at the Global Urban Margins.” Progress in Human Geography 44, no. 5 (2020): 877–97. https://doi.org/10.1177/0309132519859444.

    26 de la Pradelle, Michèle. Market Day in Provence. Chicago: Chicago University Press, 2006, s. 85.

    27 Shepherd, Robert J. When Culture Goes to Market. New York: Peter Lang Publishing, 2008, s. 116.

    28 Goffman, Erving. Stigma: Notes on the Management of Spoiled Identity. Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall, 1963, s. 4.

    29 a.g.e., s. 138.

    30 Cross, J. C., and Marina Karides. “Capitalism, Modernity, and the ‘Appropriate’ Use of Space.” In Street Entrepreneurs: People, Place and Politics in Local and Global Perspective, edited by John Cross and Alfonso Morales. London: Routledge, 2007, s. 21.

    31 Gordon, Kathleen E. “‘The Market Sets the Price’: Determining Prices in a Bolivian Marketplace.” Journal of the Royal Anthropological Institute 16, no. 4 (2010): 853–73. https://doi.org/10.1111/j.1467-9655.2010.01657.x., s. 865.

    32 Black, R. E. Porta Palazzo: The Anthropology of an Italian Market. Philadelphia: Pennsylvania University Press, 2012, s. 10.

    [*] Dr., Humboldt-Universität zu Berlin, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kent ve Bölge Sosyolojisi