MAKİNE DURUYOR


Koray Kırmızısakal*
“Anlamıyor musun, […] ölmekte olan biziz; burada, aşağıda gerçekten yaşayan tek şey, Makine. Makine’yi bizler, istediğimizi yapsın diye yarattık, ama artık istediğimizi yaptıramıyoruz ona. Makine mekân duygumuzu, dokunma duyumuzu elimizden aldı, insanlar arasındaki bütün ilişkileri bulandırdı, aşkı cinsel ilişkiye indirgedi; hem bedenlerimizi hem irademizi felce uğrattı ve şimdi de bizi kendisine tapmaya mecbur ediyor. […] Biz sadece Makine’nin atardamarlarındaki kan zerreleri olarak varız; biz olmadan işlemeye devam edebilse, ölmemize izin verirdi.” (Forster, 2020: 178)
E.M. Forster’ın Makine Duruyor (1909) öyküsü, kıyamet sonrası bir çağda birbirinden izole şekilde yer altında yaşayan ve tamamıyla “Makine” adı verilen bir yapıya bağımlı kılınan insanlığı anlatır. Yeraltındaki insanlara “dünyanın sathı”nın yaşanamaz olduğu öğretilir daha doğrusu egemen ideoloji bunu öğretir. İnsanlar, arı peteğini andıran hücrelerde yaşamakta ve tüm ihtiyaçları Makine tarafından karşılanmaktadır. Bu dünyada her şey tek tuşla Makine sayesinde gerçekleştirilir:
“Her yerde düğme ve şalterler vardı: yemek düğmeleri, müzik düğmeleri, giyim düğmeleri. Sıcak su banyosu düğmesine bastığında, yerden, ağzına ılık, kokusu bir sıvıyla dolu (taklit) mermerden bir küvet yükseliyordu. Ayrıca bir soğuk su banyosu düğmesi vardı. Edebiyat düğmesi vardı. Bir de arkadaşlarıyla iletişim kurmasını sağlayan düğmeler vardı elbette. Oda, içinde hiçbir eşya olmamasına rağmen, yeryüzünde isteyebileceği her şeyi sağlıyordu ona.” (Forster, 2020:159)
Küresel enformasyon toplumu ütopyasının gerçekleşmesidir bu kıyamet sonrası çağ. Fakat ne pahasına? Toplumun tüm bilgi birikimi elektroniktir artık ve insanların hücrelerinde fiziksel kitap namına yalnızca Makine Kitabı bulunur. Hem bir talimatnamedir hem de bir tür din kitabı. “‘Yüce Makine! Yüce Makine’ diye mırıldanıp kitabı dudaklarına yaklaştırdı.” (Forster, 2020: 161) İnsanların birbirine dokunması Makine tarafından yürürlükten kaldırılmıştır. Hatta “adaleli olmak makbul değil”dir artık (Forster, 2020: 171), bebekler doğduklarında fazla gelişkin kaslara sahipseler hemen imha edilir. İnsanlık doğduğundan itibaren tamamen Makine’ye bağımlı kılınmıştır böylece. “İnsanlar bedenlerini nadiren harekete geçiriyordu; her türlü karmaşa ruhta yoğunlaşmıştı.” (Forster, 2020: 163) Bütün öykü aslında iki ana karakter –yerleşik düzenin savunucusu Vashti ve isyankâr oğlu Kuno– üzerinden anlatılır. İnsanlığın teknolojiyle olan ilişkisi anne, oğul arasındaki ilişkinin öyküsüdür burada. Vashti, Makine’den memnundur memnun olmasına ama Kuno daha fazlasını yüz yüze iletişimi, dokunma hissini, insani duyguları, mekân anlayışını, dünyanın sathını görmeyi ister.
Öykünün, teknolojiye eleştirel yaklaşan distopyalar açısından önemini; Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya (1934) ya da George Orwell’in 1984 (1948) gibi meşhur distopyaları nasıl öncelediğini ya da The Matrix (1999) gibi popüler kültür ürünleriyle olan bağlantısını tartışmak elbette mümkün. Ayrıca Vashti ve Kuno’nun yaşadığı bilişsel ve duygusal bilgi kaybının Bernard Stiegler’in “proleterleşme” kavramı üzerinden okumak da gayet meşru ve yapıcı görünüyor. (Bluemink, 2014)[1] Çünkü bu dünyadaki kimse Makine’nin bilgisine sahip değildir artık. “Yıllar geçtikçe Makine’ye artan bir etkinlik ve azalan bir zekâyla hizmet ediliyordu.” (Forster, 2020: 185) Bu tam da Stiegler’in proleterleşme dediği şey. Ama benim esas dikkat çekmek istediğim nokta, öykünün enformasyon toplumunun sonuçları olarak görülebilecek bir niteliğiyle ilgili olacak. Yani nesne ve mekânın ilgasıyla.
Öyküde Marc Augé’nin yok-yerler [non-places] kavramının uygulanmış hâlini buluruz adeta. Augé yok-yerler ile havaalanları, alışveriş merkezleri, oteller gibi insanın dünyanın neresine giderse gitsin paradoksal bir biçimde “evinde” hissedebileceği mekânları kasteder. Yok-yerlerin karşısında kendine ait karakteri, tarihselliği, bağlamı bulunan mekanlar vardır. Yok-yerler ise kimliksizlik, tarihsizlikle nitelenir. “Bu çağda pek az insan seyahat ediyordu, çünkü bilimde kaydedilen ilerlemeler sayesinde, dünyanın her yeri birbirinin tıpatıp aynısıydı.” (Forster, 2020: 163) Yolculuklar anlamsızlaşmıştır böylece. Yine de önceki çağlardan yadigâr kalan hava gemileri bazı zorunlu yolculuklar için kullanımdadır hâlâ. İsyankâr oğul Kuno için bu yolculuklar hayal gücünün ve umudun kıvılcımıdır. Onun ilk isteği annesiyle Makine aracılığıyla değil bizzat yüz yüze görüşmektir. Fakat bu durum Makine’ye karşı çıkmak anlamına geleceği için Vashti’nin hiç hoşuna gitmez. Kuno, “Seni Makine aracılığıyla görmek istemiyorum,” (…) “bu levhada sana benzer bir şey görüyorum ama seni görmüyorum. Bu telefondan sana benzer bir ses duyuyorum, ama seni duymuyorum,” (Forster, 2020: 156-157) diyecektir. Bu toplumda görüntülü konuşma, hızlı seyahat gibi ütopik düşler gerçekleşmiştir gerçekleşmesine ama Makine’nin yararına olmayan şeyler dışlanmıştır.
Son derece çarpıcı bir ifadeyle karşılaşırız öykünün ilerleyen sayfalarında: “Hava gemileri imal edildiğinde, nesnelere doğrudan bakma arzusu hâlâ mevcuttu.” (Forster, 2020: 166) Artık nesnelere doğrudan bakma arzusunun kalmadığı bir dünyadayızdır. Bu değişim akla Vilém Flusser’in yok-şeyler/nesneler [non-things] kavramını getirir. Flusser, 1970 ile 1991 arası yazdığı yazılarda (bilgisayarların gündelik hayatın her alanına girmesinden çok önce) şöyle uyarıyordu bizi: “Şimdilerde yok-şeyler çevremizi her yönden kaplıyor, nesneleri yerinden ediyor. Bu olmayan-şeylere ‘enformasyon’ deniyor.” (Flusser, 1999: 86) Flusser bu iddiasına karşı çıkacaklar için de önceden önlemini alır ve her şeyin bir enformasyon taşıdığını belirtir hemen, formasyonu olan her şey bir enformasyondur, sigara izmaritinden kitaba kadar her nesne bir enformasyondur evet, ama ona göre günümüzde yeni olan şey enformasyonun artık gayri maddi bir hâle bürünüşüdür: “Televizyon ekranındaki elektronik resimler, bilgisayarlarda depolanan veriler, tüm film ve mikrofilm makaraları, hologramlar ve programlar.” (Flusser, 1999: 86)
Bugün de benzer şekilde Büyük Veri ya da Bulut [Cloud] teknolojisinden söz edip duruyoruz. Çevremizi giderek nesneler ya da şeylerden ziyade olmayan-şeyler, “hayaletsilik”ler (Flusser, 1999: 87) almış durumda. Sanatın yüzünü şeylere/nesnelere dönmesi de bu kaybın semptomlarından biri olarak görülebilir. “Nesnelerin İnterneti” şeyleri canlandırma değil, onları tabi kılma faaliyetimizin bir göstergesidir. Bugün Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken öyküsündeki gibi “Aman Allahım! Ya eşya bir gün delirirse?” diye düşünmeyiz. Olmayan-şeylerin egemenliğinde nesnelerin bize yönelik bir tehdidi kalmamıştır. (Han, 2022: 47) Nesneler isteklerimize (“sermayenin arzusu” diye okuyun) boyun eğmişlerdir bugün. Walter Benjamin’in söz ettiği türden koleksiyoncu ise bugün fazlasıyla ütopyacı bir figür. Çünkü Benjamin için koleksiyoncu, şeylerde mübadele değeri ve kullanımın değerinin dışında başka bir şeyi görür, bir nesnenin dönemi, kökeni, önceki sahipleri kısacası nesnenin kaderi olan özü koleksiyoncu için büyülü bir ansiklopedinin parçasını oluşturur. (Benjamin, 1986: 60; Han, 2022: 16) Koleksiyoncu bir tüketici değildir Benjamin için, tüketim için biriktirmez şeyleri. Günümüzdeyse daha az nesneye sahibiz. Aile albümümüz, kaset koleksiyonumuz, DVD’lerimiz, hatta kitaplıklarımız pek kalmadı. Hepsi, olmayan-şey dünyasına -öyküdeki Makine’nin yaptığı gibi- elektronik ortama, yani platformlara aktarıldı. Şeylere sahip olmadığımız gibi tüm bu olmayan-şeylere sahip değil erişim sahibiyiz yalnızca. Satın aldığım şey, bir filmin kendisi, nesnesi değil; o platformdaki kullanım hakkı. “Bir şeylere sahip olmakla giderek daha az, bilgi tüketmekle ise giderek daha çok ilgileniyoruz.” (Flusser, 1999: 87) Makine Duruyor’daki dünya tam da olmayan-şeylerin dünyasıdır. “Biliyorsun bizler mekân duygusunu kaybettik. ‘Mekân ortadan kalktı,’ diyoruz, ama ortadan kalkan, mekânın kendisi değil, duygusu.” (Forster, 2020: 172)
Kadir-i mutlak olarak görülen Makine, öykünün sonlarına doğru aksamaya başlar; ancak insanlar Makine’nin tamir edilebileceğine inanarak bir süre daha yaşamaya devam ederler. Makine bugüne kadar tüm ihtiyaçlarını karşılamış, hayatlarını kolaylaştırmıştır ne de olsa. Fakat Kuno, kehanetvari bir biçimde “Makine duruyor” der. Olan biteni en doğru bir şekilde bir tek o anlamıştır. Gerçekten de gün gelir Makine artık tamir edilemez ve durur. Sonuç felaket olur, Makine gerçekten de durur ve tüm uygarlık onunla birlikte yıkıma uğrar. Anne ile oğul ise bir şekilde kavuşmuştur ama bu onların son anlarıdır artık. “‘Daha çabuk,’ dedi Kuno zor nefes alarak, ‘ölüyorum ama dokunuyoruz, konuşuyoruz, Makine olmadan.’ Vashti’yi öptü.” Öykü bir umutla biter yine de çünkü yeryüzünün sathında yaşayanlar vardır. Kuno onları görmüş, konuşmuştur. Böylece uygarlık yeniden başlayacak ve insanlık bu sefer kendisini Makine’ye teslim etmeyecektir.
Günümüzde de Makine’ye (dijital teknolojilere, Yapay Zekâya vb.) duyulan sınırsız bir inanç var. Eşitsizliği, ayrımcılığı, iklim krizini, toplumsal ve politik-ekonomik sorunları kökten çözeceği varsayılıyor. Tahayyül gücü açısından bir gerileme bu. Ütopya kavramını borçlu olduğumuz Thomas More, 1516 tarihli Ütopya’sında, iyi yaşam teknolojik değil ekonomik ve toplumsal kuvvetlerin dönüştürülmesi sayesinde hayata geçirilmişti oysa. More özel mülkiyetin hâlen var olduğu ve her şeyin para ile ölçüldüğü bir dünyada eşitliğin, refahın mümkün olamayacağını açık açık söylemişti kitabında. (More, 2014: 104) Esas ütopya, her şeye kadir bir tekno-çözümcülüğün ılık rahatlığına bırakmaz kendini. Tahayyül gücü açısından baştan başlamamız gerekli görünüyor. Arthur Rimbaud’nun dizelerinden esinlenerek söylersek: en başta tahayyül gücümüzü yeniden icat etmeliyiz.
Yürütülen son bir araştırma da üretken Yapay Zekânın insanların eleştirel düşünme kabiliyetlerini zayıflattığını ortaya koyuyor. (Lee et al., 2025) Yani dijital teknolojilerin yükselişiyle bağlantılı “dikkat dağınıklığı” (Hari), “bilişsel proleterleşme” (Stiegler), gibi öznelliğimizi, psişik dünyamızı biçimlendiren konuları daha fazla ciddiye almamız gerekiyor. (Şan, 2024) Çünkü görünüşe göre, Forster’ın öyküsündeki gibi tüm bu tekno-çözümcü furyaların bizi getireceği noktada çökecek olan Makine değil, insanın bilişsel ve duyuşsal etkinliği olacak.[2]
*Dr., Üsküdar Üniversitesi, İletişim Fakültesi.
Kaynakça
Benjamin, W. (1986). Illuminations (Çev. H. Zohn.). Harcourt Brace Jovanovich.
Bluemink, M. (2014, Kasım 18). Proletarianization in E.M. Forster’s The Machine Stops. Blue Labyrinths. https://bluelabyrinths.com/2014/11/18/proletarianization-in-e-m-forsters-the-machine-stops/
Flusser, V. (1999). The Shape of Things: A Philosophy of Design. Reaktion Books.
Forster, E. M. (2020). Cennet Dolmuşu. (Çev. Roza Hakmen.). İletişim Yayınları.
Lee, H.-P. (Hank), Sarkar, A., Tankelevitch, L., Drosos, I., Rintel, S., Banks, R., & Wilson, N. (2025, Nisan). The Impact of Generative AI on Critical Thinking: Self-Reported Reductions in Cognitive Effort and Confidence Effects From a Survey of Knowledge Workers. Proceedings of the ACM CHI Conference on Human Factors in Computing Systems. https://www.microsoft.com/en-us/research/publication/the-impact-of-generative-ai-on-critical-thinking-self-reported-reductions-in-cognitive-effort-and-confidence-effects-from-a-survey-of-knowledge-workers/
More, T. (2014). Ütopya. (Çev. Çiğdem Dürüşken.). Alfa Yayınları.
Han, B.-C. (2022). Non-Things: Upheaval in the Lifeworld. Polity Press.
Stiegler, B. (2012). Politik Ekonominin Yeni Bir Eleştirisi İçin. (Çev. Elyasa Koytak.). MonoKL Yayınları.
Şan, E. (2022). Bernard Stiegler’in Teknoloji Felsefesi Problemleri: Algoritmik Yönetimsellik ve Bilişsel Proleterleşme. ViraVerita E-Dergi, 15, 105–135.
https://doi.org/10.47124/viraverita.1103061
Şan, E. (2024). Teknoloji Felsefesi Problemleri: Yazı, Dikkat Bellek. Akademim Kitaplığı.
[1] Bernard Stiegler’in bilişsel ve duygusal genel proleterleşme kavramı ve daha fazlası için bkz.: (Şan, 2020: 113). Forster’ın öyküsü ve pek çok bilimkurgu eseri, Stiegler’in şu sözleriyle pekâlâ okunabilir:
“Endüstriyel hatırlatma aygıtlarının yaygınlaşması, hafızalarımızı da makinelere bağlı kıldı, öyle ki mesela artık en yakınlarımızın telefon numaralarını bile aklımızda tutmuyoruz oysa ki imla denetim aygıtlarının yaygınlaşmasıyla imla bilgimiz de tehlikeye giriyor, yazı bilgisine dair unutmaya dayalı bilgiyle beraber, dile dair hatırlamaya dayalı bilgimiz de uçup gidiyor. Bu yaygın ve bilinen olguyu bilişsel ve duygusal proleterleşme süreci olarak tarif ediyorum. Bu süreçte bildiklerimizi kaybediyoruz: Becerilerimizi, yaşama bilgilerimizi, kuramsal düşünmeyi kaybediyoruz, ki bunlar olmadan hiçbir şeyden tat da alamayız.” (Stiegler, 2012: 44)
[2] Depresyon yüzünden kendi canına kıyan Mark Fisher (1968-2017), akıl sağlığının niçin politik bir mesele olduğunu en iyi anlatan düşünürlerden biriydi. (Fisher, 2020) Byung-Chul Han’ın İngilizce konuşulan dünyada tanınmasını sağlayan kitabının 2010 tarihli Yorgunluk Toplumu [Müdigkeitsgesellschaft] olması ise anlamlıdır.