MİLLÎ VE DİNÎ MUSİKİMİZİN BÜYÜK HİZMETKÂRI: EYYÛBÎ ALİ RIZA ŞENGEL

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Sevgili okurlar, bu yazımızda Türk tasavvuf musikisinin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarımında çok önemli payı olan Eyyûbî Ali Rıza Şengel’i size tanıtmaya çalışacağız. 1878’de İstanbul’un Eyüp Sultan semtinde dünyaya geldi. Babası, Eğrikapılı Eyyûbî Mehmed Efendi, annesi ise Zeynep Hanım’dır. Babası Mehmed Efendi, Eyüp Sultan’ın Otakçılar semtinde bulunan Halvetî-Cerrâhî tasavvuf yolunun Sertarikzâde Zaviyesine mensup bir derviş olup, aynı dergâhın zâkirbaşısıdır. Zâkirbaşılık görevi, cehrî (sesli) ve toplu yapılan zikir törenlerindeki müzikal akışın sorumlusu ve ilahi okuyan zâkirlerin reisi konumunda olan kişiye verilen unvandır. İşte böyle bir babanın oğlu olan Eyyûbî Ali Rıza Şengel, küçüklüğünden itibaren tekke musikisi çevrelerinde yetişti. Ayrıca annesinin kardeşleri olan üç dayısı da tekke şeyhi olup, dinî musiki sahasında tanınmış kişilerdir. Dayılarından ilki, Emîr Buhârî Nakşî Tekkesi şeyhi Mesud Efendi’dir. Bu zat, musiki silsilesi İsmail Dede Efendi’ye kadar ulaşan hem dinî hem de klasik eserler bestelemiş önemli bir musikişinastır. Diğer iki dayısı ise Kadirî şeyhi Râşid ve Remlî Dergâhı şeyhi Hâlis Efendi’lerdir. Bilhassa Râşid Efendi, hafızasında yüzlerce “şuûl”ü (Arapça güfteli ilahi) muhafaza ederek, bu formun Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte kaybolmasını önleyen kişi olarak tanınır.

    Malumunuz olduğu üzere, 1925 senesinde tekke ve zaviyelerin resmî olarak kapatılmasından sonra, dinî musiki repertuvarı unutulmaya yüz tutmuştu. Yazımızın konusu olan zat ve benzerlerinin olağanüstü gayretleri sayesinde Türk müzik sanatının önemli bir şubesi olan tasavvuf musikimiz bu günlere ulaşmıştır. Bu tespitimizi sizlerle paylaştıktan sonra tekrar konumuza dönelim.

    Hem babası Eğrikapılı Mehmed Efendi hem de dayıları vesilesiyle tekke musikisi muhitinde büyüyen Ali Rıza Bey, küçüklüğünden itibaren yüzlerce ilahiyi hafızasına nakşetmiş bir genç olarak büyüdü. Bu dönemde babasıyla birlikte birçok dergâhta zâkirlik ve zâkirbaşılık yaptı. Babasının Halvetî-Cerrâhî, dayılarının Nakşî ve Kadirî olmalarına rağmen, kendisi Rifâî yoluna intisap ederek tasavvufî terbiyesini ikmal yoluna girdi. Aynı yıllarda dergâhlarda “nevbe” (vurmalı bir çalgı) icrasında mahir isimler arasına girdi. Genç Ali Rıza, on beş yaşında müzik hayatını kökünden değiştirecek Muallim İsmail Hakkı Bey’le tanışır. Bu zat, tekke musikisini çok iyi bilmesinin yanı sıra, Türk müziğinin her sahasındaki uzmanlığı ve hocalığıyla tanınmış birisidir. Batılı anlamda nota kullanma alışkanlığının yaygın olmadığı o yıllarda, Muallim İsmail Hakkı Bey çok iyi bir notist olarak kulaktan kulağa aktarılan meşk sistemiyle oluşmuş musiki repertuvarımızı notaya alma seferberliği başlattı. Muallim İsmail Hakkı Bey, talebesi olan ve çok iyi Batı notası öğrettiği genç Ali Rıza’yı, babasından ve dayılarından öğrendiği tekke musikisi eserlerini notaya almakla görevlendirdi. Bu görevlendirmenin ardından, Ali Rıza Bey iki defterden oluşan 650 ilahiyi notaya alarak bu eserlerin unutulması tehlikesini bertaraf etmiş oldu. Ali Rıza Bey, ahir ömründe bu defterlerden birini talebesi ve akrabası olan Albay Selahaddin Gürer’e, diğerini ise başka bir talebesi Hâfız Hüseyin Tolon’a verdi. Albay Selahaddin Bey’e verilen ilk defterdeki 450 ilahi, 1970’li yıllarda Yusuf Ömürlü tarafından 10 ciltten oluşan bir külliyatta yayınlandı. İkinci defter ise Hâfız Hüseyin Tolon’un vârislerine intikal etmiş olup henüz müzik camiasının istifadesine sunulmamıştır.

    Muallim İsmail Hakkı Bey’in iyi yetişmiş bir talebesi olarak Ali Rıza Bey, hocasının kurduğu ilk sivil müzik okulumuz olan Mûsikî-i Osmânî Cemiyeti okulunda hocasıyla beraber talebe yetiştirmeye başladı. Kısa bir süre sonra aynı kurumun Eyüp Sultan şubesini açarak muallimlik faaliyetlerini devam ettirdi. Aynı yıllarda hocasının kurduğu İstanbul Opereti’nde vurmalı bir enstrüman olan “çalpare” çaldı. Bunun yanı sıra, ud, keman ve kudüm çalmasıyla da tanınır oldu. Eyyûbî Ali Rıza Bey, I. Dünya Savaşı yıllarında, 1826’da kapatılmasının ardından ikinci kez kurulan Mehterhâne-i Hâkânî’nin teşkilinde kurucular arasında yer aldı. Bu müessesenin kuruluşunda resmî sorumlu olan Ahmed Muhtar Paşa’yla beraber çalıştı. Mehterhâne-i Hâkânî’nin şefi diyebileceğimiz mehterbaşılık görevini üstlendi. Bu dönemde Türk milletinin günümüzde de iftiharla söylediği Hüseynî makamındaki marşı besteledi:

    Ceddin deden neslin baban                                         Türk Milleti, Türk Milleti

    Hep kahraman Türk milleti                                         Aşk ile sev milliyeti

    Orduların pek çok zaman                                            Kahret vatan düşmanını

    Vermiştiler dünyaya şan                                              Çeksin o mel’un zilleti.

     

    Yine aynı dönemde bestelediği Rast marşı da milletimiz tarafından günümüzde de sevilerek dinlenir:

     

    Ey şanlı ordu, ey şanlı asker

    Haydi gazanfer, umman-ı safter

    Bir elde kalkan, bir elde hançer

    Serhadde doğru ey şanlı asker.

     

    Deryada olsa her şey muzaffer

    Dillerde tekbir, Allahü ekber

    Allahü ekber, Allahü ekber

    Ordumuz olsun daim muzaffer.

     

    Şengel, Cumhuriyetimizin kuruluşunun ardından kurulan İstanbul ve Ankara radyolarında hocalık görevi de yaptı. Bir süre İstanbul Türk Mûsikîsi Yüksek Sanatkârları Cemiyeti İcrâ Heyeti isimli kurumda şeflik görevi üstlendi. Ayrıca, Osmanlı dönemi resmî müzik okulu olan ve Cumhuriyet’in ilanından sonra kapanan Dârülelhân kurumunun yıllar sonra İstanbul Belediyesi bünyesindeki devamı diyebileceğimiz İstanbul Belediye Konservatuvarı İcrâ Heyeti şefliğini de ifa etti. Şengel; evinde, dershanelerde ve resmî kurumlarda verdiği derslerde pek çok talebe yetiştirmiştir. Bunlar arasında bestekâr ve ses sanatkârı Arif Sami Toker, Hâfız Hüseyin Tolon ve Safiye Ayla ilk akla gelenlerdendir.

    Ahir ömründe gazete ve dergilere verdiği röportajlarda, kendini bildiğinden beri Türk musikisi üzerinde çalıştığını söyleyen Ali Rıza Şengel, tertip ettiği şehnaz-kürdî, tâhir-kürdî ve şehnaz-hâverân makamlarıyla mûsikî nazariyatı konusundaki bilgisini ortaya koymuştur. İlk eseri 1905’te bestelediği, “Her ne dem alsa ele câm-ı sefâyı sâkî” sözleriyle başlayan râhatülervah makamındaki zencir usûlündeki bestesidir. Peşrev, saz semâisi, longa, beste, semâi, marş, şarkı, tevşîh ve ilahi formlarında bine yakın eser bestelediği tahmin edilmektedir. “Yâ kerîm Allah bize mağfiret kıl” mısraıyla başlayan ısfahan; “Ben bilmez idim gizli ayan hep sen imişsin” mısraıyla başlayan acem-aşiran; “Dervişlik baştadır taçta değildir” mısraıyla başlayan nikriz ilahileriyle, “Derdmendim mücrimim dermâna geldin yâ Resûl” mısraıyla başlayan rast; “Cânım kurban olsun senin yoluna” mısraıyla başlayan hüseynî tevşîhleri dinî eserlerinden bazılarıdır.

    Ali Rıza Şengel, 28 Eylül 1953 tarihindeki vefatının ardından Merkezefendi Kabristanı’na defnedildi. Millî ve manevi duygularınızı ayakta tutan musikimize yaptığı hizmetlerden dolayı kendisini rahmet ve şükranlarımızla yâd ederiz.