MÜPTEDİ VE MÜNTEHİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Hasan Sevil

    Bazen büyük hakikatler sürekli duyduğumuz şeylerin içinde gizlidir. Derin mevzuları uzaklarda ararken çok yakınımızda olabilir. Niyazî Mısrî hazretlerinin “Ben taşrada ararken/O can içinde can imiş” sözlerini bu minvalde hatırlayabiliriz. İslam literatüründe Cibril Hadisi diye bilinen hadis-i şerîf, sayısı itibariyle en çok ravi tarafından rivayet edilen hadislerden biridir. Şöyle başlar: Cenab-ı Peygamber (as) Efendimiz bir gün Mescid-i Nebî’de otururken ashab-ı kiramdan kimsenin tanımadığı bir kişi geliyor. Uzaktan geldiği belliydi ama üzerinde sefer alameti görülmüyordu. Bizden kimse onu tanımıyordu. Geldi Efendimizin yanına oturdu ve dizlerini dizlerine dayadı, sonra Allah Resulü’ne sorular sormaya başladı.

    Sorulara aldığı cevaptan sonra “Doğru söyledi” diye onu tasdik ediyordu. Bu durum ashab-ı kirama acayip gelmiştir, bir büyüğe soru sorup sonra onu tasdik etmek alışageldikleri bir şey değildi. Bu şahsın sorduğu ilk “İslam nedir?” sorusuna Efendimiz “İslam; Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Resulü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt-i haccetmendir.” buyurdu.

    İkinci olarak “İman nedir?” sorusu gelmiştir. Cevaben Efendimiz “Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına şerrine inanmandır” buyurdu. Bize imanın altı şartı olarak öğretilen şey bu hadisten gelmektedir. O gelen zat bu cevabı da tasdik ediyor ve üçüncü bir soru soruyor: “İhsan nedir?”  “İhsan” kelimesi türediği kök itibariyle (h-s-n) güzellik kelimesiyle aynıdır. Peygamber Efendimiz bu soruya da şöyle cevap veriyor: “Allah’ı görüyormuşsun gibi kulluk etmek. Sen O’nu görmüyorsan da şüphe yok ki O seni görüyor”.

    Son soru ise “Kıyamet ne zamandır?” şeklindeydi. Efendimiz “Bu konuda soru sorulan, sorandan fazlasını bilmiyor” diye buyurmuşlardır. Sonra soru soran o adam gitmiştir. Sultan-ı Enbiya Efendimiz ashab-ı kirama “O kimdi, biliyor musunuz?” diye sorunca her zaman verdikleri cevapla “Allah ve Resulü doğrusunu bilir” demişler, Resûlullah Efendimiz “O kardeşim Cibril’di, size dininizi öğretmek için gelmişti” buyurmuştur.

    Bu hadis-i şerîf elbette, öğrenim süreci için de nice hikmetler barındırmaktadır. Öğretme ve öğrenmenin bir süreç olarak taşıdığı anlam mühimdir. Birçok Müslüman çocukluğundan beri İslam’ın şartı beş, imanın şartı altı diye sayar. Bilindiği gibi İslam’ın şartlarından biri Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed Aleyhisselam’ın O’nun kulu ve resulü olduğuna şehadet etmektir. Allah’ın birliğine, O’ndan gayrı kulluk yapılacak biri olmadığını kabul etmektir. Bunu kabul etmek demek İslam’ın çizdiği “tilke hududullah”ı kabul anlamına gelir. Yani, bunu kabul edince zaten insan din-i mübin-i İslam’ın bütün yükümlülüklerini, kendisine düşen mesuliyetleri kabul etmiş olur. Bu “Allah’ın hudutlarının” içinde namaz ve oruç olduğu kadar iman da vardır.

    Birinci cevabın bize anlattığı İslam için fiilî, bedensel bir aktivite gerektiğidir. İkincisi tamamen kalple alakalıdır. Aslında bunun tamamı İslam’ın beş şartının ilki, şehadetin içinde gizlidir. Üçüncü cevap ise tarikat mensuplarınca tarikat yolu olarak yorumlanmıştır. Bazı şârihler bunun ihlas olduğunu iddia etmiş, Allah’a samimiyetle kulluk etmek şeklinde yorumlamışlardır. Sufiler ise bunu tasavvufun kendisi olarak algılayagelmişlerdir.

    Cebrail bize, bizim yolumuzu öğretmek, yani Müslümanlığın yolunu öğretmek için gelmişti. Bunun içinde namazın şartları, orucun nasıl tutulacağı, haccın zamanı, zekâtın miktarı gibi hususlar da Kur’ân-ı Azimmüşşan’ın muhtelif ayet-i kerimelerinde ve hadîs-i şerîflerde izah edilmiştir. Dikkat edilmesi gereken nokta Cibril hadisinin saç ayağı olarak kabul edebilecek üç sorudur. Burada başka bir hadis-i şerîfi hatırlayabiliriz. Bir bedevi Allah Resulü’nün bir gün yanına gelmiştir. “Müslüman olursam ne yapacağım” diye soruyor? Efendimiz yine bu beş şeyi sayıyor. Bedevi “Vallahi ben bundan ne azını ne fazlasını yaparım” diyor. Burada dikkat edilecek bir husus var: Tamamını kast ediyor, yani eksik de değil fazla da değil. O gittikten sonra Efendimiz “Söylediğini yaparsa bu adam cennetlik” diye buyuruyor.  Bu hadisin de işaret ettiği üzere erkan-ı İslam, bu beş esas bir başlangıçtır. Bir müptedi, İslam’a girmeye niyet eden kişi bu beş esas ile başlar. Başlangıçtan sonra iş bitmez, devam eder. “Ey iman edenler, iman edin!” (Nisâ, 4:136) ayetinin buyurulması tam da bu hususa işaret eder. İman meselesinin kalbî ve vicdani bir şey olarak yerine oturması meselesi zikredilmektedir. “İman” güven demektir, keza İslam kelimesi de aynı manaya gelir. İman, Allah’a güvenmektir. Mehmet Akif bir şiirinde şöyle der:

    “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol

    Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”

    Allah’a dayanmak, O’na güvenmektir. “Allah’a iman ettim de, dosdoğru ol” hadîs-i şerîfinin de ifade ettiği üzere yol erkan-ı İslam’ı yapmakla bitmiyor. İslam’ın beş şartını yerine getirdikten sonra üzerimizde dosdoğru olmanın mükellefiyeti vardır. Mehmet Akif’in dediği gibi Allah’a güvendikten sonra, çalışmak icap etmektedir. Necm suresinde (53:39) dendiği üzere “Kişiye çalıştığından başka bir şey yoktur.” Hikmete ram olmak, yaptığın işin önünü ardını, nasıl yapacağını, neticesinde nereye varılacağını tefekkür etmektir.

    “İhsan nedir?” sorusunu bu minvalde düşünebiliriz. Allah Resulü bu soruya cevap verirken “Allah’ı görüyor gibi ibadet etmek, sen O’nu görmesen de O seni görüyor” buyuruyor. Yani bütün davranış ve fiillerimizi “Hanginiz işini daha düzgün yapacak?” ayetinde tebarüz eden soru muvacehesinde değerlendirmek icap ediyor. Bütün bu imtihan hangimizin işimizi daha düzgün yapacağını anlamak içindir. Yaratılışımızın sebebi herkesin malumudur. Kur’ân-ı Kerîm’de insanın Allah’a kulluk için yaratıldığı, yani Allah’ı bilmek için yaratıldığı buyuruluyor. Yine bir kutsi hadiste O’nun bilinmek istediğini hatırlarsak Allah’ı bilmek hususunun ne kadar mühim olduğunu idrak ederiz. Elbette Allah’ı bilmek derken bunu ilim temelinde değil irfan temelinde anlamamız icap ediyor. Yani ihtiva ettiği bütün manaları, safahatı ihmal etmeden anlamaya çalışmak. Hülasa her an Allah’ın bizi gördüğü bilinciyle daima bir murakabe hâlinde olduğunu unutmadan tefekkür etmek. Murakabe hâlinde tefekkür etmek, her an uyanık, dikkatli ve titizlikle hareket etmek demektir. Ehl-i tasavvufun ihlas kavramıyla işaret ettiği gibi, bir fiilin yalnızca Allah için gerçekleştirilmesi ve bununla beraber bu fiili gerçekleştirirken her an bu murakabeyi de ihmal etmemek önemlidir. Burada, aslında bir nevi otokritik yetisi, yani kendine yönelik eleştirel düşünme kabiliyeti kazandırmak murat ediliyor. Her türlü fiilin hem ibadet hem nevinden hem de dünya işlerinde eylediğimiz her türlü fiilin muhasebesini, öz eleştirisini yapmaktır. İbadetlerde, iyi işlerimizde genellikle “Allah rızası” için yapmanın faziletleri anlatılır. Aslında rıza da bir taleptir. Allah rızası bu anlamda bir beklenti içine girmektir. Hz. Yunus’a atfedilen “Tamulara atsan beni, ben yine illallah derim” nutk-u şerifi bu beklentisizliği çok güzel anlatır. “Cehenneme atsan beni, benim vazifem Allah demektir, orada da Allah derim” diyor mealen. Elbette bunu söylemek bir müptedinin yapacağı iş değildir.

    İbadet ve dünyevi fiil derken sanki bir ayrım varmış gibi anlaşılır ama aslında böyle bir ayrım yoktur. İnsanın sabah yatağından kalkıp akşam geri yatağına yatana kadarki süreç içerisinde yapacağı her şeyin nasıl yapılacağına dair emir, tavsiye ve önerilerle belirlenmiştir. Aslında, din-i mübin-i İslam hayatımızın her bir gününe ve anına dair tafsilatlı bir yaşam rehberi olarak sunulmuştur bize. İslam insanın yapacağı fiilleri mahiyetine göre tavsif eder. Ef’âl-i mükellefîn olarak isimlendirdiği bütün fiilleri farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah, mekruh, haram, müfsit olarak ayırmıştır. İşte yaptığımız herhangi bir işi, mühim ya da değil, ibadet ya da değil, ef’âl-i mükellefîne riayet ederek yapmaya gayret etmektir mesele. Mesela Ramazan orucunu düşünelim. Hadîs-i şerîfte “Kim Ramazan orucunu faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek tutarsa geçmiş günahları bağışlanır” buyuruluyor. İşte bu hadîs-i şerîfi hatırda tutarak, onun emri muvacehesinde düşünerek oruç tutmak buna bir örnek olarak gösterilebilir.

    İmanın esaslarının hepsi aslında Allah Resulü’ne iman etmekte mündemiçtir. Ona inanan hepsine iman etmiştir. Emrolunduğun gibi olmak başka bir şeydir, öyleymiş gibi görünmek başka bir şeydir. “İhsan”, yani Allah’ı görür gibi ibadet etmek içimizde iman meselesini hâllettikten sonra, deruni bir şekilde kalbi ve vicdani olarak imanda derinleşmektir. Bu süreç seyrüsülûkun bir parçasıdır. Her kulun Allah ile arasında bir yol vardır. Kimisi yaklaşır kimisi uzaklaşır. Cibril hadisinde zikredildiği şekliyle bu üç aşamayı hâlleden Kur’ân-ı Kerîm’in zikrettiği sıddıkîn ve salihindir. Allah-u Teâla, düzgün olmayı, her işini düzgün yapmayı salihlik olarak anlatır. Salih kişi, ailesinden iş yerine hayatının her veçhesinde işini düzgün yapan kimseye denir. Aynı köke sahip ıslah kelimesi de bununla alakalıdır. Salih amel, genellikle dinî ibadetlerle sınırlıymış gibi bir anlayış hasıl olmuştur. Cenab-ı Hakk Kitabında salih ameli, düzgün iş yapmakla ilişkilendirmiştir. Bu da yaşamın her parçası için geçerli bir düsturdur. Asr suresinde geçtiği üzere o kimseler iman ederler ve düzgün iş yaparlar.

    Günümüzde müptedi ile müntehi arasındaki fark birbirine karışmıştır. İhsana ulaşmak için insan fiilen İslam’ın şartlarını yerine getirdikten ve iman meselelerinde Allah-u Teâlâ’ya karşı güven ve itimat sahip olduktan sonra intihaya giden yol açılır. Görüyor gibi davranmak bu itimada bağlıdır. Dil beyti Hüda olduğundan O’nu sevmekten başka yolumuzun olmadığını idrak etmek lazımdır. Gönül ancak O’nundur. Tasavvufun büyük meselelerinden, hurda-i tarikin tafsilatlı konularından konuşurken tekrar ve tekrar düşünmek icap eder. Elif olmadan eliften bahsedemezsin. Hiç olmadan hiçlikten bahsedemezsin. Hz. Mevlânâ Celaleddîn Rûmî “Men bende şodem” (Kul oldum) lafzını hayatının bir vaktinde söylemiş, fakat o vakitten önce söylememiştir. Kulluğun idrakine varınca söylemiştir. Kendisi için hiçbir zaman öyle demese de bizim telakkimize göre intihaya vardığı için bu söz ondan sadır olmuştur. İptidadaki bir insana böyle bir söz ağır gelir. Burada bir ara not da düşmek gerekir. Hz. Mevlânâ bu sözü söylemeden evvel de kuldu elbette. Dinî ilimlerin tamamını tahsil etmiş, iyi bir fakih ve iyi bir müfessirdi. Kitabi ilimlerde ehliyet ve liyakat sahibiydi. Ancak bunlardan sonra iman şuuruyla dünya ve mafihadan geçip Allah aşkında fani olmuştu ve ondan sonra “Men bende şodem” yani “ben kul oldum” demiştir. Kezâ Hz. Mevlânâ Selâhaddîn-i Zerkûb’un çekiç sesini duyunca sema etti ama kulak Hz. Mevlânâ’nın kulağıydı. Onun duyduğu ses hep bir tek sesti, çünkü gönlünde bir tek şey vardı.

    Hz. Niyazî “Gökte uçarken yere indirdiler/Nur iken adımı Niyazî koydular” diyor fakat bizim önümüzdeki eşyanın varlığına inandığımız kadar inanıyor bu sözü söylerken. Âlemin vücudu Cenab-ı Peygamber’le başladı ve yine onunla nihayet bulacaktır. Buraya doğru giden yolda tatmadan bir şeylerden bahsetmek ancak anlamsızlıkla uğraşmaktır. Bu yolun büyükleri tadarak konuşmuşlardır. Şemseddin Sivasî’nin nutk-u şerifinde söylediği üzere “Pes ‘Ene’l Hakk’ nice söyler kişi Mansûr olmadan.” Her zaman bir dayanağımız, güven noktamız, her zaman merhametine bir sığınacağımız vardır ki O’nun şefkatinde sınır yoktur. İman edip doğru işler yaptığımız zaman deruni manada insanlar bizden emin olur, bizim de Allah’a itimadımız nihayetsiz olur. Böylece her yapılan fiilin O’nun için yapıldığının şuuruna varılır ve ondan sonra, tasavvufun içinde birtakım inceliklerden söz edilebilir. Bu fevkalade meselelerle bidayetten ilgilenmek kişiye varması gereken hedeften saptırır. Sufilerin yolu seyrüsülûktur, yani bir yola koyulduklarında seyirleri sürer, devam eder. Tuttuğun yolda daimî olarak gitmektir seyir. O yolda bildiklerinle amel ettiğinde, bilmediklerini de gaybı bilen öğretir.