ÖZEL İNSAN FERDİ TAYFUR’UN ANISINA


Ünal Koyuncu
Her başlangıç zordur; bir konu hakkında yazmak da. Yazıya başlarken “Nereden ve nasıl başlamalı?” sorusu uğraştırır. Bu soruya cevap bulduğunuz anda yazının sonrası biraz daha kolaylaşır. Benzer bir sorunu bu yazıya başlarken fazlasıyla yaşadım. Öyle ya, söz konusu olan, vefatı vesilesiyle Ferdi Tayfur’u ele almak. Onu hatırlamaya nereden başlamalı? Nasıl başlamalı? Müzik eserlerinden mi? Kişiliğinden mi? Halkın teveccühünden mi? Hayat yolcuğundan mı? Hakkında yapılan tartışmalardan mı? Yoksa milyonlarca insan da olduğu gibi özel hayatımdaki müstesna yerinden mi? Şimdi bu soruların bazılarına kendi zaviyemizden cevaplar bulmaya çalışalım.
Ferdi Tayfur’un Türkiye’deki müzik dünyasının ne denli zirvesinde olduğunu vefatı nedeniyle bir kez daha hatırladık. O, yarım asırdan fazla bir süre önce dipten başlayarak yoğrula yoğrula bugünlere geldi. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ferdi olarak kendi mecrasında yola çıktı. Müzik sektörüne adım attığı dönemden yıllar önce Türkiye’de Cumhuriyet ile birlikte yeni bir çağ başlamıştı. Ülke siyasal sistemiyle, kurumlarıyla, toplumuyla ve insanlarıyla adeta yeni bir çağa girmişti. Türkçe ana dil olarak resmi dil olmuş, özellikle de okullar aracılığıyla ulusun konuştuğu yaygın bir dil hâline gelmişti. Teknoloji, kültür-sanat alanında da Batı ekseninde yenilikler vuku bulmuştu. Müzik ve sinema olgusu yeni bir yüzle giriş yapmıştı. Yine müziğin ve sinemanın toplumda yaygınlaşmasında gerekli teknolojik aygıtlar da gelişmişti. Medyanın, iletişim araçlarının, sinemanın temelleri atılmıştı. Yeni Cumhuriyet’te taşlar yerine oturdukça sosyal hareketlilik de başladı. Şehirler köy ve kasabadan insan çekti. Sadece yurtiçindeki şehirler değil, yurtdışındaki -Avrupa’daki- şehirler de Türkiye’nin neredeyse her yerinden insan çekti.
Bu zemini dikkate alarak şunu söyleyebiliriz: Ferdi Tayfur, 1920’li yıllarda kurulan Cumhuriyet’in yarattığı halkın 1970’lerden sonraki sosyal dönüşümünü yaşayan nüfusuna hitap etmek için Adana’dan şarkıcı olmak hayaliyle yola çıkmış bir gencin adıdır. Dönemin şartları içerisinde neredeyse yoktan var olan bir müzik türünün, yani bugün çoğunluğun kabul ettiği ismiyle ‘arabeskin’ baş mimarlarındandır.
Müziği neye tekabül ediyor?
Tayfur, kendisinden önce Orhan Gencebay’ın var olduğunun altını çizerek icra ettiği müziğin başlangıçta arabesk olarak tanımlanmadığını, kimilerinin “fantezi müzik” olarak gördüğünü söyler. Sözleri, “Arabesk” isimlendirmesinin sonraki dönemlerde ortaya çıktığına işaret eder. Bu, bugünden bakıldığında üzerinde durulması gereken bir ayrıntı. Zira şu tespitte bulunmak yersiz olmayacaktır: Türkçe sözlere sahip, Türkiye kültür coğrafyasında farklı enstrümanlar eşliğinde ortaya çıkmış bir şarkı türü bir bakıma “kimliksiz” doğmuştur. Yani “ne olduğu belli olmayan” bir müzik türü ortalıktadır. Şarkıları adeta boşlukta, tanımlama gücünü elinde tutanlar açısından tanımlan(a)mayan bir alanda doğmuştur.
Ancak halk düzeyinde durum çok farklıdır. Ferdi Tayfur’un tanınmasıyla yaygınlaşan şarkıları, hitap ettiği kesim açısından hiç de boşlukta değildir. Aksine ona ve şarkılarına gösterilen ilgi, halkın hem onun seslendirdiği müziğe hem de bir şarkıcı olarak temsil ettiği kişiliğe ne kadar ihtiyaç duyduğunu gösterir. Dinleyici açısından bakıldığında müzik eserleri dopdoludur. Mesaj yüklüdür. Yeni Cumhuriyet’in kültür-sanat anlayışı açısından boşlukta gibi gözükse de Cumhuriyet’in halkı için ciddi bir boşluğu doldurmuştur. Halkın on yıllar sürecek yoğun ilgisi bunu fazlasıyla göstermiştir.
Zevk, damak tadı ve duygu göreceli, toplumsal ve sınıfsaldır. Hem kişiye göre hem de kişinin içinde bulunduğu sosyal kesime göre değişir. Her kesimin kendine göre zevk aldığı, damak tadına uygun ve duygularına hitap eden bir müzik türü vardır. Sonuçta müzik, içinde yaşadığı şartlarla şekillenen insanın duygusuna hitap eder.
Ferdi Tayfur denilince de akla öncelikle duygu gelir. Her şarkıcı gibi o da duyguya hitap eder. Duygu kelimesi biraz nötr bir terimdir, alt kavramları vardır. Mesela acı veya sevinç gibi. Duyguya hitap eden müzik neşelendirir, hüzünlendirir, ağlatır, sevindirir veya coşturur. Tayfur’un müziğiyse duygu yüklü insanı olgunlaştırır. Sevinç ağırlıkta değildir belki. Acı, hüzün, keder, gözyaşı vardır. Tam da bu duygulara hitap ederek olgunlaştırır insanı. Müzikleri ve sözleri özellikle de bu duygularla insan olan “insana” hitap eder.
Müzik yolcuğuna ilk çıkışında ortaya koyduğu eserlerle son eserleri arasında yer alan farklı dönemleri bir bütün olarak ele aldığımızda ortaya şöyle bir tablo çıkar: Türk insanının aşkı, sevgisi, ayrılığı, acısı, hasreti, hayat muhasebesi, seslenişi veya duası onun şarkılarında yer bulur. Şarkıları, sözleriyle birlikte düşünüldüğünde duyguların, düşüncelerin, yaşananların müzikle tercüme edilmesidir.
Herhangi bir eser kendi başına bir şey ifade etmez. Dinleyici, okuyucu veya izleyici ile buluştuğu zaman anlam kazanır. Muhataba anlam verir. Ama bu anlam tek tip-monoton değildir. Zaman içerisinde eskimeyip değeri artan ve kült olan kültür-sanat eserlerinin ortak özelliği biraz da çok anlamlı olmalarından kaynaklanır. Ortada özel bir eser vardır ki, tekrar tekrar okunur, seyredilir veya dinlenir. Eser her okuyuşta, seyredişte veya dinlenişte kişiden kişiye yeniden anlam kazanır. Her kişi kendi zaviyesinden eseri yeniden anlar. Ferdi Tayfur’un parçaları da sadık dinleyicileri açısından böyledir.
İnsan niçin Ferdi’nin hayranı olur?
Ferdi Tayfur’un şarkıları, albümleri, filmleri ve konserleri Türk müzik tarihi açısından tarihî nitelikteydi. Cenazesi de öyle oldu. Orada binlerce insan vardı. Orada olmayan yüzbinler ve hatta milyonlar da ekran başında ona dua etti. Cenaze namazı için toplanan hayranlarıyla yapılan söyleşiler, sosyal medya platformlarında şarkılarının altına yapılan yorumlar bir sanatçıyla nasıl bir candan bağ kurulabileceğini gösterdi. Sıradan bir bağ değildi bu. Onu sahiplenmek, ailenin bir üyesi, yakın dostu veya sırdaşı olarak görmek türünde bir şeydi. Peki niçin ve nasıl böyle bir bağ kuruldu?
O, şunu başarmış bir sanatçıdır: Dinleyicinin sadece bir anına değil, koskoca hayatına eşlik etmek, hatta nesiller boyu yanında onlarla olmak. Evet, bir müzisyenin kolayca yapabileceği bir şey değildir bu. Ama Ferdi Tayfur tam da buna ulaşmıştır. 70’li yıllarda çıktığı müzik piyasasında milyonların hayatına eşlik etmiştir. Müziğin plak ve kasetlerle dinlendiği dönemden dijital ortamlarda dinlendiği yıllara kadar yeni, orijinal, anlamlı ve yürekten söylediği şarkılarla dinleyicisinin evinde, arabasında, televizyonunda, cep telefonunda hep var olmuştur. O, dinleyenleri açısından bir anlık değil de bir ömürlük dinlenecek ve hatta ömrün sonrasında çocuklara vasiyet bırakılacak bir şarkıcıdır.
“Çeşme”, “Yadeller”, “Merak Etme Sen”, “Durdurun Dünyayı”, “Nisan Yağmuru”, “Yaktı Beni”, “Huzurum Kalmadı”, “Haram Oldu”, “Allah’ım Sen Bilirsin”, “Hatıran Yeter”, “Prangalar”, “Bana Sor” veya “Mor Güller” parçalarının yer aldığı plak ve kasetleriyle dinleyicilerinin hayatlarında kolay kolay silinmeyecek iz bırakmıştır. Bu izler ayrıca yer aldığı filmlerle de zihinlere adeta kazınmıştır. Müzikleriyle kulağa hitap ederken filmleriyle de göze hitap etmiştir. Hayran kitlesini kuşatmıştır.
En mahrem anlarında onlarla birlikte olmuştur. Aşkına, sevgisine, hasretine, yalnızlığına, acısına, öfkesine, hüznüne, sevincine, gülümsemesine, ağlamasına dâhil olmuştur. Hasretini ve öfkesini dindirmiş, hüznünü ve acısını hafifletmiş, aşkını ve sevgisini güçlendirmiştir. Kimisi çocuğuna Ferdi’nin şarkılarını ninni niyetine okumuş, kimisi hastalığına derman niyetine dinlemiş, kimisi aşkını onun şarkılarıyla dile getirmiştir, kimisi de askerliğini yaparken çektiği hasrete onun sözleriyle katlanmıştır. Kimilerine dostundan, kardeşinden hatta anne ve babasından daha yakın olmuştur. En hassas anlarında kalplerine dokunmuştur. Babası veya ağabeyi dinlerken doğal olarak onun sesine ve tarzına alışan, o vakit şarkıların anlamını kavrayamasa da sonraki yıllarda babasına veya ağabeyine hak veren kişiler de vardır.
Ferdi Tayfur demek anılar demektir. Hayranları, ölümüyle aslında kendi hayat muhasebelerini yapmışlardır. Zihinlerinde anıları, geride bıraktıkları on yıllar canlanmıştır. “Canına Okuyacağım” parçasının altına @sehzadekatkdoner9637 tarafından yazılan bu yorum insanın anılarında yer almanın nasıl bir şey olduğunu gösterir:
‘‘Bundan yaklaşık 13-14 sene önce abim üniversite sınavları için kendine ayrı bi oda yapmıştı evin alt katında. Arkadaşları gelir beraber ders çalışırlardı. Tabi ben de o zaman ortaokul 7. veya 8. sınıftayım. Onların yanına oturup kendi başıma ders çalışırdım. Kış günü akşam olunca abim ve arkadaşları derse başlamadan önce odadaki küçük sobayı yakardık, içerisi sımsıcak olurdu ve odada çıt ses kalmazdı. Her ders arası olduğunda odadaki kaset çalardan bu şarkıyı bul derdi abim bana. Kaseti ileri geri sar derken şarkıyı en başa ayarlardım. Sesini açtıktan sonra herkes önünde çay kahve ile kendinden bir şeyler anlatırdı. Ben dinlerdim, yaşım itibari ile çok sohbetlerine katılamazdım. […] Şimdi yaşım 27, her açmam da o ortam aklıma gelir. Ah ulan diyorum şimdi, o soğuk ve sessiz kış akşamlarında bu şarkı eşliğinde oturmak, çay içmek. Özlüyorum gerçekten. Çoğu kişide bu şarkı aşk acısı bırakmıştır ama benim konum bambaşka. Ben geçmişi özlüyorum. Samimiyeti özlüyorum. Birlikte olmayı özlüyorum.’’
@ibrahimsevimmuzik isimli hayranı da şunu yazmıştır:
“Güllü perdelerin yokluktan moda olduğu, bakır banyo kazanlarının ateşini izleyip yıkandığımız, yırtık pantolonumuzu toz oldu diye elimizle sildiğimiz, bakkala girince bir şey almaktan ziyade kokusunu içine çekip mutlu olduğumuz, aşık olduğumuz kıza mum ışığında mektup yazdığımız günler… Hayallerimiz, umutlarımız! Bayram sabahları heyecanımız… Düşündükçe her zerrem göz yaşı… Neden büyüdük be… Bana müziği sevdiren adam… 26 yıl oldu! Onun gibi giyer, saçlarımı onun gibi tarardım!”
@ozer61 de onun şarkılarıyla gençliğini düşünür:
“Yaktım sigaramı pencereden dışarıyı izlerken senin o güzel şarkılarınla geçirdiğim çocukluğumu, gençliğimi düşünüyorum…”
@ozlematamer8378 de ona eşlik eder:
“Çocukluğum, gençliğim, hayallerim ve hayatım gözümün önünden aktı gitti. Allah rahmet eylesin mekânı cennet olsun inşallah”
Hayatı, bir gayretin hikâyesidir
Ferdi Tayfur ile ümmi kelimesi örtüşüyor. Kelime, okuma yazması olmayan kişi anlamına gelir. Tayfur da öyleydi. O dönemin Türkiye’sinde halktan biri olan Tayfur, Anadolu’da kendi yaşıtlarında olan birçok kişi gibi okula gitmemişti. Ümmi, yani okuma yazması olmayan bir kişiydi. Müzik sanatı anlamında da öyleydi. Aile ortamında kendince şarkı söyleyen bir çocuk veya gençti. Bu olguyu dikkate aldığımızda tam bir çaylak ve acemiydi.
Bugünden baktığımızda, ortaya koyduğu kişisel çabayla nelere ulaştığını görüyoruz. Örneğin “Çeşme” isimli parçasından Mor Güller kasetine kadar kendine has bir gelişme süreci yaşadı. Şarkı söylemek, şarkı sözü yazmak, şarkı bestelemek, sinema oyuncusu olmak, sahnede konser vermek, kitap yazmak veya gitar çalmak…
Bunların her biri yerine göre kendi başına bir meslek dalıdır. Ferdi Tayfur tüm bunları kendinde bütünleştirmiş bir sanatçıdır. Sürekli bir şey üretmenin, kendisini geliştirmenin gayreti içerisinde olmuştur. Tabii ki bunları yaparken etrafındaki diğer birçok insanın katkısını göz ardı etmemek gerek.
Mütevazi, doğal ve samimi kalabilmek
Ferdi Tayfur, yarım yüzyıldan fazla süren sanatçılık hayatını istikrarlı bir şekilde sürdürmüştür. Bunda hiç şüphesiz kişiliğinin rolü büyüktür. Dönemin diğer Kemal Sunal, Barış Manço veya Şener Şen gibi birçok klasik sanatçıda olduğu gibi o da kamuoyuna yansıyan kişiliği ile ana hatlarıyla örnek bir insan olmuştur. Ulaştığı şöhret, sermaye ve çevre onu başkalaştırmamıştır. Yapmacık, açgözlü ve sonradan görme hâlleriyle tanınmaz. Aksine zirveye tırmandıkça doğallığı, samimiyeti, yardımseverliği koruyabilmiştir. İnsan olarak olgun kalabilmiştir.
Sıradan bir insan olan Ferdi Tayfur ile karşılaşan bir kişi, bu kişinin meşhur şarkıcı Ferdi Tayfur olduğunu öğrendiğinde biraz şaşkınlık yaşar. Bunun sebebi onun sıradanlığı ve mütevaziliğidir. Onunla beraber çalışma fırsatı olan sanatçılar bunu tasdik eder. Fatih Kısaparmak cenaze töreninde yaptığı konuşmada, “50 yıllık bir efsaneden bahsediyoruz. Bu ülkenin damarlarına girmiş, kanına karışmış, bu ülkeye katma değer katmış bir insandan bahsediyoruz. Yakından tanıma şansım olduğu için önce şunu belirtmek istiyorum: O her şeyden önce iyi bir insandı, iyi bir adamdı, adamdı.” sözlerini sarf ederken tam da karakterini tasdik etmiştir. Yine bir hayranı da “Çocukluğum ve gençliğimde tek dinlediğim sanatçıydı. 1994 Berlin konserinde konuşmuştuk, nasıl mütevaziydi.” yorumunda bulunur.
Hayranları nezdinde bir taraf tutmak gibi algılanabilir endişesinden dolayı siyaset ve spor gibi taraftarlık gerektiren alanlardan uzak durmuştur. Sanatına odaklanmıştır. Popüler kültürde de pek yer almamıştır desek yeridir. Medyanın çeşitlendiği 90’lı yıllarda adeta kaybolmuş gibi gözükür. Ama yine aynı yıllarda çıkarttığı albümle halkın evinde veya arabasında yer almıştır; sanatçı ağırlığını koruyarak.
İki eksiklik: Ekolleşememek ve kamunun özensizliği
Arabeskin kralını anarken son olarak iki noktaya da değinmekte fayda var. İlki eserlerinin geleceğiyle ilgili, ikincisi de cenaze töreni ve namazıyla ilgili.
Ferdi Tayfur’a halk tarafından niçin bu kadar çok sevildiği sorulduğunda, halktan birisi olduğunu ve halkını iyi tanıdığını söyler. Halkını iyi tanıyan Tayfur mesela bazen halkın içine, çarşı pazara gider. Bunu da bir söyleşisinde ifade eder. Onlarca eser tabii ki sadece Ferdi Tayfur’un emeğinin ürünü değildir. Merkezinde onun yer aldığı bir ekip çalışmasının sonucudur. Peki eserleri nasıl ortaya çıkmıştır? Hangi yöntemler kullanılmıştır? Bir şarkının sözleri yazılırken, notaları oluşturulurken neler dikkate alınmıştır? Adana’dan ilk yola çıkışından bu günlere gelirken hangi safhalardan geçmiştir? Ferdi Tayfur’un temsil ettiği arabesk müzik türü gelecekte varlığını koruyabilecek midir, korumalı mıdır?
Milyonlara mâl olmuş bir halk sanatçısıyla ilgili bu sorular üzerinde durmaya değer. Bu sorulara cevap arayışında olan kişiler veya kurumlar olabilir. Ama Ferdi Tayfur bizzat kendisi hayattayken edindiği sermayenin bir kısmını bu alana ayırabilseydi nasıl bir sonuç ortaya çıkardı? Mesela bir Ferdi Tayfur Vakfı ile kendi tarzının incelikleri, usulü gibi konularda araştırma yaptırabilirdi. Bu alanı teşvik için yöntemler geliştirebilirdi. Belki de onu aşan bir icraat olurdu. Ama onun ekolleşmesi ülkeye faydalı bir katma değer kazandırırdı. Bu eksiklik her zaman hissedilecek.
Cenaze töreni ve namazına yönelik yoğun ilgi tabii ki halkın ona duyduğu sevgi ve saygının unutulmayacak bir göstergesi. Ancak her ikisinin de biraz düzensiz geçmesi bir o kadar da üzücü. Daha düzenli ve halka mâl olmuş bir sanatçıya yakışır bir veda programının düzenlenmesi hem ailesini hem de yakın çevresini aşan bir durum. İnsanın aklına şu soru geliyor: Acaba devletin halka mâl olmuş sanatçıların cenaze töreni ve namazı için niçin özel bir programı yok? Neşet Ertaş, Barış Manço, Kemal Sunal ve Ferdi Tayfur gibi sanatçılar bunu fazlasıyla hak ediyor. Ama sonuca baktığımızda onun vefatı da hayatının geri kalanıyla örtüştü. Ferdi Tayfur’u yıllardır halk bağrına basmıştı ve vefatında da yine halk uğurladı.
Dualarımız senin için!
Bir yazının başlangıcı zor olduğu gibi bitişi de kolay olmuyor. O kadar konuya değindikten sonra yazıyı nasıl bitirmeli? Türkiye’de müzik dünyasında bir çağın kapanışı anlamına gelen Ferdi Tayfur’un ölümü hayranlarına, dinleyenlerine ve Türkiye’ye muhasebe fırsatı verdi.
Müzik, bir zaman plaklardan dinleniyordu. Şimdi dijital platformlardan. Plak döneminde müzik dinlemek için biraz fazla çaba gerekiyordu. Bugünlerde fazla çabaya gerek yok. Cep telefonundan her yer ve zamanda müziğe ulaşmak mümkün.
Geçmişten bugüne çok şey değişti. Ama insan -tüm makineleştirici ve yalnızlaştırıcı gidişata rağmen- yine de insan. Duygusu, aşkı, hasreti, acısı, gözyaşı ve sevinciyle insan. Bu insanın devam etmesi için de Ferdi Tayfur’a ihtiyaç var.
Dualarımız senin için baba, kral, usta ve adam Ferdi Tayfur!
Rabbim sana rahmet eylesin!