YABANCI DÜŞMANLIĞINDAN “DIŞ KABUK PATOLOJİLERİNE”


Jacob Rogozinski*
Ben bu metni yazmaya başladığımda beş göçmen Fransa’nın kuzeyindeki Pas-de-Calais’ye geçmeye çalışırken boğuldu.[1] Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken Akdeniz’de ya da başka bir yerde ölüp giden on binlercesine beş kişi daha eklendi. Yine aynı gün Britanya Parlamentosu sığınma talep eden göçmenleri Ruanda’ya göndermeye izin veren kanunu onayladı. İki hafta önce de Avrupa Parlamentosu “Göç ve Sığınma Anlaşması” adlı bir yasa geçirdi; böylece “Avrupa Surları” geçilmez bir statüye kavuştu, sığınmacı statüsü almak da epey zorlaştı. Avrupa ülkelerinde misafirperverliğe geçit vermeyen bu sistemin yayılmasını nasıl açıklayabiliriz? Üstelik göçmen sayısındaki artışın çok düşük olduğunu gösteren araştırmalar gözümüzün önünde dururken: Ülke başına yıllık 65 bin.[2] Gerçeklik ve kamu algısı arasındaki bu uyuşmazlık nereden kaynaklanıyor? “Göçmen istilası” diye ortalığı birbirine katıp “büyük nüfus değişimleri” olacağından dem vuranlar bir fantezi âleminde mi yaşıyor? Yabancı-korkusu, adı üstünde, bir korku değil mi, yani psikolojik bir patoloji değil mi? Bu soruya cevap vermek için önce psikanalize bakmalıyız.
Herkesin bildiği üzere yabancı düşmanı hareketler “geçirgen sınırlar”dan şikâyet eder, bu sınırların göçmen akımlarına geçit verdiğini iddia ederler. Bu yanıltıcı manzara bizim vatandaşlarımızda neden böyle şiddetli bir endişeye neden oluyor? Belki de bir ulusa mensup olmak ortak bir bünye oluşturma hissine dayanıyordur, bireyler o bünyenin uzuvlarıdır. Yunanlar kendi şehirlerini böyle tasavvur ediyorlardı, geçmişte krallık için de “mistik bir bünye” denirdi, bünyenin “başı” da kraldı. Canlı bir organizmanın alameti farikası içine kapanık olmasıdır, böylece yabancı bünyelerden ayrışır. Ulusal bir kimlik belirli bir bünye imgesi taşıyorsa o zaman sınırlar da organizmamızı dışa kapatan koruyucu bir zara tekabül edecektir. Tenimiz ilk sınırımızdır; bünyemizin içini dışından ayıran başlangıçtaki huduttur. Psikanalist Didier Anzieu, “dış kabuk patolojileri” diye bir şeyin varlığından haber verir; “ten-ben” yani özneyi koruyan psişik kabuk bundan etkilenir.[3] Bu patolojilerin en büyük özelliği “elek gibi ten-ben” fantezisinden etkilenmesidir -sanki “kötü nesneler” bünyeme nüfuz edecek ve beni mahvetmekle tehdit edecek. Bu tehdide karşı koymak için bazı bireyler “ikinci bir ten” geliştirirler, hayalî bir “teçhizat” gibi görebilirsiniz bunu, bedenin tüm gözeneklerini mühürler. Böylece Anzieu’nün “ten-ben”deki “aracı işlev” dediği şeyin hükmü kalmaz, başkalarıyla bağlantı kurmamızı sağlayan zarın gözenekleri kapanır.
Zorla içeri girme fantezisine toplumsal düzlemde de şahit oluruz, bu yüzden koruyucu bir kabuk geliştiririz. Devlet politikalarını etkileyen iktidar aygıtlarına nüfuz etmiş toplumsal inançlardır bunlar ama diğer taraftan birçok insanın bireysel fantezilerinin de yansımasıdır. Yabancılardan korkan birine gitseniz, korktukları “göçmen istilası” diye bir şey aslında yok deyip onları rasyonel iddialarla ikna etmeye çalışsanız işe yaramaz çünkü inançlarının kaynağı kendi kişisel hikâyelerindeki bir fantezidir, fantezilerinin aksine olabilecek her kanıta karşı tüm güçleriyle direnç gösterirler. Demek ki misafirperverliğe giden yol her birimizden geçiyor, bizim kendi bünyelerimizle ilişkimizden geçiyor, içimizdeki bilinmeyen ve bizi kaygılandıran şeyden geçiyor. Yabancıları buyur etmem için öncelikle kendimde taşıdığım yabancıyla uyuşmam gerekiyor.
Bununla birlikte sadece bireysel patolojiler değil, tarihsel ve toplumsal fenomenler de bizi meşgul ediyor. Bu açıdan, psikanalitik yaklaşım yetersiz kalıyor, dolayısıyla siyaset felsefesine de bakmalıyız. Platon’dan Hegel’e siyaset felsefesi, toplumu Büyük Bünye olarak tasavvur etmiştir. Peki, bu yaklaşım çağdaş toplumlar için de geçerli olur mu? Claude Lefort’a göre modern demokrasi karşıt bir manzara sunar; toplumsal bünye imgesi zihinlerimizden gitgide silinir: Toplumun parçalara ayrılma süreci olarak tarif eder bunu.[4] Toplum organik bir bünye hâlinde tasavvur edildiğinde “uzuvları” da katı bir hiyerarşiye tabi olur, “baş”a boyun eğer, yani devletin egemenliğine. Bu hiyerarşik düzen çözüldüğünde hâkimiyet ve tabiyet ilişkilerini tartışmaya açan toplumsal hareketler zuhur eder: Seçkinler ve avam, sermaye sahipleri ve işçiler, erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkiler vs. Her bir durumda hâkim grup ve dışlanan grup eşitlik ideali uğruna kendi haklarının tanınması için uğraşır. Göçmenlerin hakları için mücadele etmesi de bunun bir misalidir.
Lefort somut biçimde işaret etmemiş olsa da analizleri sayesinde göçmen ve sınır sorunlarının yanı sıra yabancı düşmanlığının yükselmesi meselesini de anlayabiliriz. Yukarıda bahsettiklerimizden gördüğümüz üzere “biz” ve yabancılar arasındaki ayrım, toplumu bir bünye olarak tasavvur etmeye dayanıyor, sınır da burada ten işlevi görüyor. Hâliyle, parçalanma süreci de ulusal sınırları etkiliyor. Sınırları yok etmese de daha demokratik hâle getiriyor, geçit vermeyen bariyerleri açık geçitlere dönüştürüyor.[5] Bu işleyiş, dünyalı bir topluluğun -Kant buna “kozmopolit toplum” diyordu- ortaya çıkmasını desteklediği için demokratik dünyalılaşma olarak da adlandırılabilir. Eşitsizliği ve çevre felaketlerini kamçılayan ekonomik küreselleşme ile bunu karıştırmayalım sakın.[6] Kimilerine göre ekonomik küreselleşme ulus devletlerin egemenliğini zayıflattığı için milliyetçiliğin yükselmesini tetikleyecek ve devletlerin kendi etraflarına görünen veya görünmeyen duvarlar örmesine neden olacaktır.[7] Ancak, ekonomik küreselleşme bu eğilime katkı yapsa da yükselen yabancı düşmanlığının esas sebebi değildir: Sınırları yok eden unsur siyasi bünyelerin parçalanmasıdır, demokrasinin bir dünya olgusu hâline gelmesidir.
Gördüğümüz üzere bireysel bünyeleri etkileyen fanteziler aynı zamanda toplumsal seviyede de etkili oluyor. Büyük Bünyenin parçalanması böylece ilk çocuklukta kök salmış bir endişeyi de uyandırıyor: Dışardaki yıkıcı nesnelerin işgal ettiği, parçalanmış bir bünye korkusu. İşte bu sebeple demokratik dinamikler muazzam bir dirençle karşılaşıyor. Lefort’un yorumlamasına göre 20. yüzyılın totaliter hareketleri -faşizm ve Stalinizm- toplumu birleştirme girişimleridir, birleşik bir bünye inşa etme amacı taşır, burada toplum devletle ve liderle bütünleşmiştir. Bu örneklerde, demokrasinin birleştirmeye çalıştığı unsurlar hepten dışarı atılır. Sonra da toplumsal muhayyilede yabancı bir düşman türer, halkın içine sızdığı için derhâl tahliye edilmelidir. Tehlikeli bir haricî yahut yabancı korkusu ve nefreti üzerine tesis edildiği için totalitarizm esasında yabancı düşmanıdır. Günümüzde aynı yabancı nefretinin ve aynı lider kültünün popülist hareketlerde tekrar türediğini görürüz. Tam manasıyla “totaliter” oldukları manasına gelmez bu. Büyük Bünyenin kısmen yeniden bütünleşmesini hedeflerler, aslında koruyucu zarla ilgilenirler, yani sınırlarla, yani bir ulusun “ten”iyle, çünkü bu tenin bariyer işlevi demokratik dinamiklerden etkilenir. Ancak esas tehdit bu hareketlerin ta kendileridir, çünkü göçmenlere yönelik denetim, bastırma ve dışlama önlemleri siyasi muhaliflere ve azınlıklara da hemen kolayca uygulanabilir.
Kısacası, misafirperver olmayan bir demokrasi kendine ihanet eder ve kendini tehlikeye atar: Despotizme çıkan yolları döşer. Hâliyle, yabancıların buraya gelip vatandaş olma hakkıyla vatandaşların burada özgürce yaşama hakkı arasında bir fark olamaz. Demokrasiyi tüm tehditlere karşı savunma çabası, misafirperverlik çabasıyla bir ve özdeştir.
* Strasbourg Üniversitesi Felsefe bölümünden emekli profesör.
[1] Bu makale Adem Beyaz tarafından tercüme edilmiştir.
[2] François Héran ve Hervé Le Bras gibi isimlerin çalışmaları da bunu gösterir.
[3] Le Moi-peau (Dunod, 1994) eserinde bu fikri ortaya koyar. Le Groupe et l’Inconscient (Dunod, 1999) çalışmasında bu teoriyi toplumsal fenomenler analizine taşır.
[4] Bkz. özellikle L’invention démocratique, Fayard, 1981.
[5] “Sınırları demokratikleştirme” hususundan bahsettiğimizde aklımıza ilk gelen filozof Étienne Balibar ve onun çalışmaları olur: Les frontières de la démocratie, La Découverte, 1992, ve Droit de cité, PUF, 2002.
[6] “Dünyalılaşma” ve “küreselleşme” arasındaki ayrım için bkz. Jean-Luc Nancy, La création du monde, Galilée, 2002.
[7] Bu tezin sahibi: Wendy Brown, Murs, Les Prairies ordinaires, 2009. Pierre Dardot ve Christian Laval’in eleştirileriyle karşılaştırabilirsiniz: Dominer, La Découverte, 2020, s. 662-668.